Tüm canlılarda olduğu gibi, insanlar içinde en temel amaç ve güdü hayatta kalmaktır. Bu sadece bireysel bir yaşam içgüdüsü olarakta kalmaz, kendi soyunu, türünü ve dahil olduğu grubunu hayatta tutmak, yarına ulaştırmaya kadar genişler. Peki sadece hayatta kalmış olmak için hayatta kalmak nereye kadar sürdürülebilir? Aynı anda hem ölmemek hemde yaşayamamak çelişkisine bir insan ne kadar dayanabilir?
Modern hayat denildiğinde en öne çıkan şey teknolojidir. Her ne kadar teknoloji terim olarak taş aletlerden cep telefonlarına kadar her türlü araç ve tasarımı bünyesinde barındırıyor olsa da, bugünün ‘akıllı’ teknolojilerinin yanında elle, insan yada hayvan gücü ile çalışan çoğu teknoloji artık ‘teknolojik’ görülmemekte.
Hatta artık teknolojiyi otomatik olup olmamasından öte, hacklenebilir yani bir başka bir kişi tarafından ele geçirilebilir olup olmadığı üzerinden sınıflandırma noktasına gelmiş durumdayız. Çünkü telefonların, bilgisayarların hatta buzdolaplarının bile hacklenmesi bile artık normalleşmiş durumda. Geçen hafta Fransa’da bir buzdolabı şirketinin hacklenmesi sonrasında dolapların dereceleri oynanarak, içlerindeki binlerce ürünün bozulmasına neden olundu. Bu evlerdeki ‘akıllı’ olan her eşya için geçerli bir şey.
Bir buzdolabının, fırının yada benzeri bir ev aletinin, hatta evlerin kendilerinin bile akıllı olmasının sağladığı faydanın karşısında oluşturduğu tehlike pekte eşit değil. Biraz daha konfor, yada evde değilken evinizin özelliklerini kontrol edebilme karşılığında ileride bir gün evinizin kontrolünün bir başkası tarafından ele geçirilmesi olasılığını kabul etmeniz gerekiyor. Burada genel argüman “kim bana ne yapsın ki?” olmamalı. Bazıları aşı olmaya karşı çıkmak istediğinde ‘bana çip takacaklar’ gibi bir argümanı öne sürecek kadar kendini özel görüyor ancak internette kimlik belgenizi vermeyin, her şeyin teknolojik olmasına gerek yok deyince ‘bizi kim bu yapsın’ oluyor.
Kendinize şunu sorun, yıllardır teknolojinin en uç karakterleri bile hayatlarının ne kadar ‘basit’ olduğunu anlatırken, size neden her şeyin akıllısını satmak için çalışıyorlar? Tehlikelerin onlar da farkındalar, ancak bu farkındalığın genel halkta olması onların üretim ve satış planlarına bir engel oluşturacağı için mümkün olduğunca bu sıkıntılar abartılmış olasılıklar olarak lekeleniyor.
Teknolojinin bu seviyeye gelmesi, bilim kurguyu başlatan ilk makinelerin ortaya çıkışından günümüzdeki duruma kadar geçen sürede bu edebi tür için hep en sık kullanılan konulardan biri olmuştur. Teknolojinin insanlığı taklit ettiği, hatta kendini ondan üstün gördüğü yapay zeka senaryoları yada insanların tembelleşerek tam anlamıyla bir ‘koltuk patatesi’ haline gelmeleri defalarca işlenmiş konular. Bunların yanında bir başka tema, özellikle son zamanlardaki iklim değişikliği ile kıyamet sonrası, yada genel olarak ne olursa olsun hayatta kalma rüyası öne çıkmaya başladı.
Bazı milyarderlerin kurdukları yeraltı sığınakları, nüfusun kaynakların tamamen tükenmemesi için azaltılması gerektiği gibi söylemler ara ara ortaya atılmaya başlandı. Ancak burada kimin fazla nüfus olduğu, insanca yaşamayı hak ettiği farkı çoğu zaman küçük yazılarda kalıyor.
İnsanlığın ‘en üst beyinleri’ yeraltında kendini ‘büyük yıkımdan’ koruyarak daha iyi günlere kadar koruyacak. Bu sona giden yolda daha az değerli insanların nüfusu azalacak, kalanlarda üç boyutlu yazıcılarda basılan etleri yiyerek hayatta kalacaklar.
Bugün neredeyse tüm dünyada insanların teknolojiyi kullanmadan iyi bir hayat yaşaması neredeyse imkansız durumda. Ekonomik olarak gücü bu imkanlara yetmeyenler ise bu teknolojinin inşa edilmesinin bedelini ödedikleri doğal felaketler ve yoksullukla mücadele etmek zorunda. Ancak bir kişinin tükettiği et için büyütülen hayvanın içtiği su, saldığı gaz dünyanın dengesine yapay zekadan daha çok zararlıymış gibi argümanlar öne sürülüyor.
Yaşamak ile hayatta kalmak arasındaki fark nedir? Neden dünya nüfusunun %10’undan az bir kısmı kendine milyonlarca dolarlık ‘ne olur ne olmaz’ sığınakları yaparken, özel uçakları ile seyahat edip, kendilerine özel adalara sahipken, normal insanlar makine baskısı et yemek zorunda kalacak- ki bunlar bu yeni dünya düzeninde hayatta kalanlar için geçerli.
Bugün milyonlarca kişi önlenebilir nedenlerle açlıkla mücadele ederken, gelir adaletsizliğini çözmek yerine sentetik et üretimini bir kurtuluş olarak pazarlamak israf bile değil, sadece alay etmek.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
EDA SARI
Kim İçin Yarınlar
Tüm canlılarda olduğu gibi, insanlar içinde en temel amaç ve güdü hayatta kalmaktır. Bu sadece bireysel bir yaşam içgüdüsü olarakta kalmaz, kendi soyunu, türünü ve dahil olduğu grubunu hayatta tutmak, yarına ulaştırmaya kadar genişler. Peki sadece hayatta kalmış olmak için hayatta kalmak nereye kadar sürdürülebilir? Aynı anda hem ölmemek hemde yaşayamamak çelişkisine bir insan ne kadar dayanabilir?
Modern hayat denildiğinde en öne çıkan şey teknolojidir. Her ne kadar teknoloji terim olarak taş aletlerden cep telefonlarına kadar her türlü araç ve tasarımı bünyesinde barındırıyor olsa da, bugünün ‘akıllı’ teknolojilerinin yanında elle, insan yada hayvan gücü ile çalışan çoğu teknoloji artık ‘teknolojik’ görülmemekte.
Hatta artık teknolojiyi otomatik olup olmamasından öte, hacklenebilir yani bir başka bir kişi tarafından ele geçirilebilir olup olmadığı üzerinden sınıflandırma noktasına gelmiş durumdayız. Çünkü telefonların, bilgisayarların hatta buzdolaplarının bile hacklenmesi bile artık normalleşmiş durumda. Geçen hafta Fransa’da bir buzdolabı şirketinin hacklenmesi sonrasında dolapların dereceleri oynanarak, içlerindeki binlerce ürünün bozulmasına neden olundu. Bu evlerdeki ‘akıllı’ olan her eşya için geçerli bir şey.
Bir buzdolabının, fırının yada benzeri bir ev aletinin, hatta evlerin kendilerinin bile akıllı olmasının sağladığı faydanın karşısında oluşturduğu tehlike pekte eşit değil. Biraz daha konfor, yada evde değilken evinizin özelliklerini kontrol edebilme karşılığında ileride bir gün evinizin kontrolünün bir başkası tarafından ele geçirilmesi olasılığını kabul etmeniz gerekiyor. Burada genel argüman “kim bana ne yapsın ki?” olmamalı. Bazıları aşı olmaya karşı çıkmak istediğinde ‘bana çip takacaklar’ gibi bir argümanı öne sürecek kadar kendini özel görüyor ancak internette kimlik belgenizi vermeyin, her şeyin teknolojik olmasına gerek yok deyince ‘bizi kim bu yapsın’ oluyor.
Kendinize şunu sorun, yıllardır teknolojinin en uç karakterleri bile hayatlarının ne kadar ‘basit’ olduğunu anlatırken, size neden her şeyin akıllısını satmak için çalışıyorlar? Tehlikelerin onlar da farkındalar, ancak bu farkındalığın genel halkta olması onların üretim ve satış planlarına bir engel oluşturacağı için mümkün olduğunca bu sıkıntılar abartılmış olasılıklar olarak lekeleniyor.
Teknolojinin bu seviyeye gelmesi, bilim kurguyu başlatan ilk makinelerin ortaya çıkışından günümüzdeki duruma kadar geçen sürede bu edebi tür için hep en sık kullanılan konulardan biri olmuştur. Teknolojinin insanlığı taklit ettiği, hatta kendini ondan üstün gördüğü yapay zeka senaryoları yada insanların tembelleşerek tam anlamıyla bir ‘koltuk patatesi’ haline gelmeleri defalarca işlenmiş konular. Bunların yanında bir başka tema, özellikle son zamanlardaki iklim değişikliği ile kıyamet sonrası, yada genel olarak ne olursa olsun hayatta kalma rüyası öne çıkmaya başladı.
Bazı milyarderlerin kurdukları yeraltı sığınakları, nüfusun kaynakların tamamen tükenmemesi için azaltılması gerektiği gibi söylemler ara ara ortaya atılmaya başlandı. Ancak burada kimin fazla nüfus olduğu, insanca yaşamayı hak ettiği farkı çoğu zaman küçük yazılarda kalıyor.
İnsanlığın ‘en üst beyinleri’ yeraltında kendini ‘büyük yıkımdan’ koruyarak daha iyi günlere kadar koruyacak. Bu sona giden yolda daha az değerli insanların nüfusu azalacak, kalanlarda üç boyutlu yazıcılarda basılan etleri yiyerek hayatta kalacaklar.
Bugün neredeyse tüm dünyada insanların teknolojiyi kullanmadan iyi bir hayat yaşaması neredeyse imkansız durumda. Ekonomik olarak gücü bu imkanlara yetmeyenler ise bu teknolojinin inşa edilmesinin bedelini ödedikleri doğal felaketler ve yoksullukla mücadele etmek zorunda. Ancak bir kişinin tükettiği et için büyütülen hayvanın içtiği su, saldığı gaz dünyanın dengesine yapay zekadan daha çok zararlıymış gibi argümanlar öne sürülüyor.
Yaşamak ile hayatta kalmak arasındaki fark nedir? Neden dünya nüfusunun %10’undan az bir kısmı kendine milyonlarca dolarlık ‘ne olur ne olmaz’ sığınakları yaparken, özel uçakları ile seyahat edip, kendilerine özel adalara sahipken, normal insanlar makine baskısı et yemek zorunda kalacak- ki bunlar bu yeni dünya düzeninde hayatta kalanlar için geçerli.
Bugün milyonlarca kişi önlenebilir nedenlerle açlıkla mücadele ederken, gelir adaletsizliğini çözmek yerine sentetik et üretimini bir kurtuluş olarak pazarlamak israf bile değil, sadece alay etmek.