“Akıp gitmekte olan zamana yemin olsun ki, hakikati fark etmemiş olan insan, hüsran içindedir!” (103/1-2) İnsanın avuçlarında tuttuğunu sandığı, fakat her an sessizce eksilen ömür…
Her gün biraz daha azalır, her gece biraz daha yaklaşır insanın son menziline. Dünya ise bu uzun yolculukta kısa bir konak, geçici bir gölgelik, solmaya mahkûm bir mevsimdir.
İnsan çoğu zaman yaşadığını zanneder; oysa hakikatte ömrünü tüketmektedir. İnsan, elinde sayısız imkân olduğunu zannederken, aslında tek bir sermaye ile dünyadan geçer gider, o da: Ömür…
Ne altın ne makam ne de kalıcı sandığı diğer tüm dünya mamulleri… Her biri, akıp gitmekte olan zamanın tükettiği bir hayal, bir rüya ve fakat harcanan ömür, geri gelmemek üzere sürekli eksilip gidiyor, ne hazindir ki insan, bu tek sermayesinin ahiret için yatırıma dönüştürülmesi gerektiğini çoğu zaman, pişmanlıklar içinde çok geç fark ediyor. Saatler ilerledikçe hayat çoğalmıyor, bilakis eksiliyor.
Ve kalp, bu tükenişi en derinden hissettiği, zamanın sadece geçtiğini değil, ömrün sona doğru yürüdüğünü hatırladığında, zamana ebedî anlam kazandıran ramazan, âdeta imdâda yetişiyor;
Üzülme, mahzun olma, telafi imkanları ve fırsatlarla geldim ben sana !
Seni de beni de tüm kâinatı yaratan ve senin için dizayn eden sahip, henüz senden ümit kesmedi, rahmet kapılarını ardına kadar açtı ve beni gönderdi, diyor ki ey kulum; koca bir ömrü boşa geçirdiğini fak edip, bunu telafi etmeyi mi arzuluyorsun sen? Al sana içinde bin aydan daha hayırlı bir gece gizlediğim (97/3) ramazan! Yani koskoca bir ömre bedel!
Başka ne fırsatlarla geldin ey Ramazan? – Ben sana geldiğime göre, rahmet kapılarını ardına kadar açtı sana, sen de fırsatlar iklimine ulaştığına göre, başka hiçbir eylemde olmayan, karşılığını sadece sahibimizin sürpriz puanlama sistemiyle değerlendireceği şeyi yap; Oruç Tut ! (2/185)
Bak ne diyor kutlu elçi; Oruçlu için iki ferahlık ânı vardır, biri iftar ettiği an, diğeri ise Rabbine kavuştuğu an. İftar vakti… Gün boyu susan bedenin, sabreden kalbin ve bekleyen ruhun ilk ferahladığı an.
Bir yudum su, bir lokma ekmek, bir ezan sesi…
Ve insanın içinde tarif edilemez bir huzur.
Bu ferahlık, sadece açlığın bitmesi değil; sabrın kabulüne dair kalbe doğan ince bir sevinçtir.
Geçici bir rahatlama, ama derin bir işaret…
Çünkü iftar, büyük kavuşmanın küçük bir hatırlatıcısıdır.
Nasıl ki gün boyu sabreden oruçlu, sonunda sofraya kavuşursa; ömrü boyunca sabreden mümin de bir gün ebedî rahmete kavuşacaktır.Bir ömür boyunca sabredilen açlıklar, bastırılan nefs, sakınılan günahlar…
Ve nihayet dünya orucu biter, ömür iftarına ulaşır insan.
Artık açlık yoktur, susuzluk yoktur, yorgunluk yoktur.
Sadece ebedî bir huzur ve sonsuz bir doyum vardır.
Oruç, dünyada geçici açlığı öğretirken, aslında ebedî doyuma hazırlar kalbi.
Her gün iftarla ferahlayan bir mümin, farkında olmadan son iftarına doğru yürür.
Ve o son iftar, dünya sofralarında değil; imanla tamamlanan bir ömrün ardından ebedî yurtta olacaktır.
Ramazan akşamlarında yapılan iftarlar, aslında ömrün son akşamını hatırlatır.
Nasıl ki gün batınca oruç sona erer; bir gün de hayatın güneşi batacak ve dünya orucu bitecektir.
İşte o an, imanla yaşayan için korku değil, ferahlık vardır.
Çünkü o, Rabbine kavuşmanın iftarına ulaşmıştır.
Fakat bu hakikati fark edemeden ömrünü tüketen için zaman daha ağır bir hüzünle akar.
Nice iftarlar yaşanır, fakat son iftar düşünülmez.
Nice Ramazanlar geçer, fakat son Ramazan hissedilmez.
Ve insan, ömrünün tükendiğini çoğu zaman ömür tükenince anlar.
Dünya geçicidir.
Ömür sınırlıdır.
Zaman geri dönmez.
Fakat imanla tutulan bir oruç, sabırla yaşanan bir ömür ve Kur’an ile aydınlanan bir kalp için son, bir hüsran değil; ebedî bir ferahlığın başlangıcıdır.
Belki bugün iftara yetişmenin sevinciyle ferahlıyoruz…
Fakat asıl ferahlık, dünya yolculuğu bittiğinde ve kul Rabbine kavuştuğunda olacaktır.
O gün, sabreden ruh için sonsuz bir iftar vardır.
Geçici açlıkların yerini ebedî nimetler alır.
Tükenen ömrün yerini bitmeyen bir hayat…
Geçici dünyanın yerini ise, imanla ölenler için ebedî yurt olan Cennet alır.
Ve işte o zaman, oruçlu kalp en büyük ferahlığı yaşayacaktır:
Dünyanın bitişinde değil, Rabbine kavuştuğunda…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
KASIM KAYA
RAMAZAN
“Akıp gitmekte olan zamana yemin olsun ki, hakikati fark etmemiş olan insan, hüsran içindedir!” (103/1-2) İnsanın avuçlarında tuttuğunu sandığı, fakat her an sessizce eksilen ömür…
Her gün biraz daha azalır, her gece biraz daha yaklaşır insanın son menziline. Dünya ise bu uzun yolculukta kısa bir konak, geçici bir gölgelik, solmaya mahkûm bir mevsimdir.
İnsan çoğu zaman yaşadığını zanneder; oysa hakikatte ömrünü tüketmektedir. İnsan, elinde sayısız imkân olduğunu zannederken, aslında tek bir sermaye ile dünyadan geçer gider, o da: Ömür…
Ne altın ne makam ne de kalıcı sandığı diğer tüm dünya mamulleri… Her biri, akıp gitmekte olan zamanın tükettiği bir hayal, bir rüya ve fakat harcanan ömür, geri gelmemek üzere sürekli eksilip gidiyor, ne hazindir ki insan, bu tek sermayesinin ahiret için yatırıma dönüştürülmesi gerektiğini çoğu zaman, pişmanlıklar içinde çok geç fark ediyor. Saatler ilerledikçe hayat çoğalmıyor, bilakis eksiliyor.
Ve kalp, bu tükenişi en derinden hissettiği, zamanın sadece geçtiğini değil, ömrün sona doğru yürüdüğünü hatırladığında, zamana ebedî anlam kazandıran ramazan, âdeta imdâda yetişiyor;
Üzülme, mahzun olma, telafi imkanları ve fırsatlarla geldim ben sana !
Seni de beni de tüm kâinatı yaratan ve senin için dizayn eden sahip, henüz senden ümit kesmedi, rahmet kapılarını ardına kadar açtı ve beni gönderdi, diyor ki ey kulum; koca bir ömrü boşa geçirdiğini fak edip, bunu telafi etmeyi mi arzuluyorsun sen? Al sana içinde bin aydan daha hayırlı bir gece gizlediğim (97/3) ramazan! Yani koskoca bir ömre bedel!
Başka ne fırsatlarla geldin ey Ramazan? – Ben sana geldiğime göre, rahmet kapılarını ardına kadar açtı sana, sen de fırsatlar iklimine ulaştığına göre, başka hiçbir eylemde olmayan, karşılığını sadece sahibimizin sürpriz puanlama sistemiyle değerlendireceği şeyi yap; Oruç Tut ! (2/185)
Bak ne diyor kutlu elçi; Oruçlu için iki ferahlık ânı vardır, biri iftar ettiği an, diğeri ise Rabbine kavuştuğu an. İftar vakti… Gün boyu susan bedenin, sabreden kalbin ve bekleyen ruhun ilk ferahladığı an.
Bir yudum su, bir lokma ekmek, bir ezan sesi…
Ve insanın içinde tarif edilemez bir huzur.
Bu ferahlık, sadece açlığın bitmesi değil; sabrın kabulüne dair kalbe doğan ince bir sevinçtir.
Geçici bir rahatlama, ama derin bir işaret…
Çünkü iftar, büyük kavuşmanın küçük bir hatırlatıcısıdır.
Nasıl ki gün boyu sabreden oruçlu, sonunda sofraya kavuşursa; ömrü boyunca sabreden mümin de bir gün ebedî rahmete kavuşacaktır.Bir ömür boyunca sabredilen açlıklar, bastırılan nefs, sakınılan günahlar…
Ve nihayet dünya orucu biter, ömür iftarına ulaşır insan.
Artık açlık yoktur, susuzluk yoktur, yorgunluk yoktur.
Sadece ebedî bir huzur ve sonsuz bir doyum vardır.
Oruç, dünyada geçici açlığı öğretirken, aslında ebedî doyuma hazırlar kalbi.
Her gün iftarla ferahlayan bir mümin, farkında olmadan son iftarına doğru yürür.
Ve o son iftar, dünya sofralarında değil; imanla tamamlanan bir ömrün ardından ebedî yurtta olacaktır.
Ramazan akşamlarında yapılan iftarlar, aslında ömrün son akşamını hatırlatır.
Nasıl ki gün batınca oruç sona erer; bir gün de hayatın güneşi batacak ve dünya orucu bitecektir.
İşte o an, imanla yaşayan için korku değil, ferahlık vardır.
Çünkü o, Rabbine kavuşmanın iftarına ulaşmıştır.
Fakat bu hakikati fark edemeden ömrünü tüketen için zaman daha ağır bir hüzünle akar.
Nice iftarlar yaşanır, fakat son iftar düşünülmez.
Nice Ramazanlar geçer, fakat son Ramazan hissedilmez.
Ve insan, ömrünün tükendiğini çoğu zaman ömür tükenince anlar.
Dünya geçicidir.
Ömür sınırlıdır.
Zaman geri dönmez.
Fakat imanla tutulan bir oruç, sabırla yaşanan bir ömür ve Kur’an ile aydınlanan bir kalp için son, bir hüsran değil; ebedî bir ferahlığın başlangıcıdır.
Belki bugün iftara yetişmenin sevinciyle ferahlıyoruz…
Fakat asıl ferahlık, dünya yolculuğu bittiğinde ve kul Rabbine kavuştuğunda olacaktır.
O gün, sabreden ruh için sonsuz bir iftar vardır.
Geçici açlıkların yerini ebedî nimetler alır.
Tükenen ömrün yerini bitmeyen bir hayat…
Geçici dünyanın yerini ise, imanla ölenler için ebedî yurt olan Cennet alır.
Ve işte o zaman, oruçlu kalp en büyük ferahlığı yaşayacaktır:
Dünyanın bitişinde değil, Rabbine kavuştuğunda…