İnsanlık tarihi deyince ne anlıyoruz, kimi düşünüyoruz? Tarih hakkında sorular sorunca çoğu zaman akla ne kadar eskiye gidebileceğimiz, neyin nasıl, kim tarafından yapıldığının bulunması, kayıt edilmesi geliyor. Amaç bulunabilecek en eskinin bulunması, ilk alet, mimari yada sanatsal kalıntının tespit edilmesi ve ilkten sona neyin nasıl değiştiğini bulmak tarzında soruları cevaplamak oluyor.
Geçmiş dönemlere dair farklı şekil ve yöntemde pek çok tarihi malzeme bularak o döneme dair bilgiler edinmek mümkün. Modern arşivciliğin artık kullanıldığı zamanlardaki vergi ve kayıt defterlerinden kil tabletlere, yazının icat edilmediği dönemler için ise kullanılan malzeme ve eşyalardan, mesken kalıntılarından yada sanat eserlerinden o dönemdeki insanların nasıl yaşadığına dair fikirler öğrenebiliyoruz.
Peki tarihin öne çıkmayan taraflarıyla, onu bir bütün olarak ne kadar biliyoruz? İlk eserleri verildiğinden beri yazılı tarihin büyük bir kısmının aslında olan olayların oldukça kısıtlı bir bölümünü anlattığı ve o dönemde yaşayan insanların tamamını temsil etmediği artık uzun süredir kabul edilen bir gerçek. Tarihin kaynak olarak kullandığı çoğu eser kazanan tarafın yazdığı, onların gözünden ve bakış açısından kayda alınan belgelerdir. Taşa oyulmuş yada kitaplarda kağıtlara yazılmış olsun, yazılan metinler kazanan tarafın askerlerini ve komutanlarını över, kaybeden tarafın komutanlarını ve askerlerini ise mümkün olduğunca aşağılarlar. İki taraf içinde aynı şekilde uygulanan bir detay ise, iki tarafında ismi önemsiz, sadece sayısı değerli askerleridir.
Tarih yazılmaya başladığından beri en büyük özneleri her zaman zenginler, soylular, savaşları çıkaran ve kazanan hükümdarlar olmuştur. Sıradan insanın tarihi, hayatı kayıt altına alınacak kadar değerli görülmemiş, çoğu zaman elde edindiğimiz bilgiler onlar için değil, onlardan alınabilecek vergi, çalıştırılacak işçi ve savaşacak asker sayısının kayıt altında tutulması yönünde kaydedilmiş bilgilerdir. Tarihin yazımı her zaman sınıfsal olmuştur.
Sınıflar, topluluklar var olduğu sürece var olmuş, günümüzde bile çoğu kişinin ne geçmiş ne de gelecekte yokluğunu hayal bile edemediği bir ‘hayat gerçeği’ olmuştur. Bu sınıf ayrımlarının nasıl ortaya çıktığına dair nedenler, ortamına zemin hazırlayan durumlar saymakla bitmez, ancak zenginlikten önce, ırkçılıktan önce, insanın ayrımını yaptığı ilk sınıf kadın ve erkektir.
Şuan tüm dünyada bir politik değişim rüzgarı esmekte, kapitalizm ve emperyalizm kim tarafından neden ortaya atıldığı, kimin ayakta tuttuğuna dair bilgi ve araştırmalar halkın yeni katmanlarına yayılmakta. Tüketim ve sömürü ekonomisinin ayakta kalmasını sağlayan sistemler analiz edildiğinde ise, belkide en temel sistem olan cinsiyetçilik ve kadın düşmanlığı (mizojini) bazı kadınlar tarafından bile göz ardı edilmekte.
Kadınlar toplumun yarısıyken, tarihte bir noktada “insanın yarısı” olarak yaftalandı. Bunun başlangıcını ve daha da önemlisi devamını sadece ‘erkek fiziksel olarak daha güçlü’ olarak özetlemek doğru değildir. Şu an dünyadaki toplumların neredeyse hepsinde kadın ve erkek ayrımında, kadın bastırılmış durumdadır. Hangi ırk, ülke yada ekonominin böldüğü toplumsal sınıfta olduğu farketmeden, kadınlar her zaman en iyi tabirle geriye itilmiş, en gerçek tabirle bastırılmaya devam etmiştir.
Kadın olmadan toplum olmaz. Bu nedenle bir toplumun kontrol edilmesi her zaman ilk önce kadınların bedenleri üzerinden yürütülen politikalarla gerçekleşir. Eğer ekonominiz sürekli bir işçi ihtiyacı içindeyse, toplumun büyük kısmını mümkün olduğunca fakir, cahil ve kalabalık tutmaksa ilk önce kadınların eğitimsizliğinden, kontrol edilmesinden başlarsınız.
Bu sadece devlet ve yönetici elinden olan bir şey de değildir. Kadın baskılanan ise, onu baskılayan erkektir. Eğer erkekliğin tanımını üstünlük yaparsanız, doğumundan ölümüne ona bunu tekrar ederseniz, o da bunu elbette doğuştan gelen bir hak olarak görecektir. Düzen onun tarafından kurulmakla kalmayıp, bir de onu haklı çıkarırsa, neyi niye değiştirsin ki?
O halde düzeni devam ettirmek için elinden geleni yapar. Bu düzene sesini çıkaran herkesi, özellikle kadınları susturur. Annelik ve eşlikten fazlasını isteyeni, erkekten bağımsız bir özgürlük ve güvenlik, hatta kurtuluş isteyeni, ilk önce toplumun baskısıyla sindirmeye çalışır, çok ileri giderse de susturur.
Bu ülkede aynı günde aynı isimli iki kadın ve kızı öldürüldü. Sadece istatiksel olarak bile bakıldığında durumun vahşeti akıl alabilecek gibi değil. Biri güya cehaletten uzak, üst bir sınıfta, diğeri cehaletin kıskacından kaçmaya çalışan, kendini ve kızının canını kurtarma derdinde bir kadın.
Bu yazıda sınıf ayrımcılığına değinmemin bir nedeni var, bu pazar 8 Mart’ta bir güruh yine “Emekçi Kadınlar Günü!!” diye ortaya çıkacak muhtemelen. Sadece bu haftanın içinde var olan, insanlığın en büyük ayıbını bir talihsizlik olarak görecekler, sadece bir gün için bu şiddetin hatırlanmasını bile çekemeyecekler, ‘erkekler günü niye yok’ diye boş boş ses çıkaracaklar.
Tarihin yazmayı reddettiği en büyük geçmiş kadınlardır. Şu an yaşadığımız düzeni hayatın bir parçası kabul eder, yazmaya tenezzül etmez. Kadına ‘siz neyi icat ettiniz ki’ diye sorar, aklını konuşan kadını cadı diye yakar. Oy hakkı isteyen kadını deli diye yaftalar, özgürlük isteyenin yardım çığlığını bastırmakla kalmaz, sesini çıkardı diye ayıplar. Kız kardeşini, kızını, failiyle evlendirir, ama ölüsü geldiğinde tabutunu taşımayı yine kendine hak görür. Ama neden erkekler günü yok değil mi? Kesin kadınlar hep sizin paranızın peşinde. Yazık size!
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
EDA SARI
‘Yarım’
İnsanlık tarihi deyince ne anlıyoruz, kimi düşünüyoruz? Tarih hakkında sorular sorunca çoğu zaman akla ne kadar eskiye gidebileceğimiz, neyin nasıl, kim tarafından yapıldığının bulunması, kayıt edilmesi geliyor. Amaç bulunabilecek en eskinin bulunması, ilk alet, mimari yada sanatsal kalıntının tespit edilmesi ve ilkten sona neyin nasıl değiştiğini bulmak tarzında soruları cevaplamak oluyor.
Geçmiş dönemlere dair farklı şekil ve yöntemde pek çok tarihi malzeme bularak o döneme dair bilgiler edinmek mümkün. Modern arşivciliğin artık kullanıldığı zamanlardaki vergi ve kayıt defterlerinden kil tabletlere, yazının icat edilmediği dönemler için ise kullanılan malzeme ve eşyalardan, mesken kalıntılarından yada sanat eserlerinden o dönemdeki insanların nasıl yaşadığına dair fikirler öğrenebiliyoruz.
Peki tarihin öne çıkmayan taraflarıyla, onu bir bütün olarak ne kadar biliyoruz? İlk eserleri verildiğinden beri yazılı tarihin büyük bir kısmının aslında olan olayların oldukça kısıtlı bir bölümünü anlattığı ve o dönemde yaşayan insanların tamamını temsil etmediği artık uzun süredir kabul edilen bir gerçek. Tarihin kaynak olarak kullandığı çoğu eser kazanan tarafın yazdığı, onların gözünden ve bakış açısından kayda alınan belgelerdir. Taşa oyulmuş yada kitaplarda kağıtlara yazılmış olsun, yazılan metinler kazanan tarafın askerlerini ve komutanlarını över, kaybeden tarafın komutanlarını ve askerlerini ise mümkün olduğunca aşağılarlar. İki taraf içinde aynı şekilde uygulanan bir detay ise, iki tarafında ismi önemsiz, sadece sayısı değerli askerleridir.
Tarih yazılmaya başladığından beri en büyük özneleri her zaman zenginler, soylular, savaşları çıkaran ve kazanan hükümdarlar olmuştur. Sıradan insanın tarihi, hayatı kayıt altına alınacak kadar değerli görülmemiş, çoğu zaman elde edindiğimiz bilgiler onlar için değil, onlardan alınabilecek vergi, çalıştırılacak işçi ve savaşacak asker sayısının kayıt altında tutulması yönünde kaydedilmiş bilgilerdir. Tarihin yazımı her zaman sınıfsal olmuştur.
Sınıflar, topluluklar var olduğu sürece var olmuş, günümüzde bile çoğu kişinin ne geçmiş ne de gelecekte yokluğunu hayal bile edemediği bir ‘hayat gerçeği’ olmuştur. Bu sınıf ayrımlarının nasıl ortaya çıktığına dair nedenler, ortamına zemin hazırlayan durumlar saymakla bitmez, ancak zenginlikten önce, ırkçılıktan önce, insanın ayrımını yaptığı ilk sınıf kadın ve erkektir.
Şuan tüm dünyada bir politik değişim rüzgarı esmekte, kapitalizm ve emperyalizm kim tarafından neden ortaya atıldığı, kimin ayakta tuttuğuna dair bilgi ve araştırmalar halkın yeni katmanlarına yayılmakta. Tüketim ve sömürü ekonomisinin ayakta kalmasını sağlayan sistemler analiz edildiğinde ise, belkide en temel sistem olan cinsiyetçilik ve kadın düşmanlığı (mizojini) bazı kadınlar tarafından bile göz ardı edilmekte.
Kadınlar toplumun yarısıyken, tarihte bir noktada “insanın yarısı” olarak yaftalandı. Bunun başlangıcını ve daha da önemlisi devamını sadece ‘erkek fiziksel olarak daha güçlü’ olarak özetlemek doğru değildir. Şu an dünyadaki toplumların neredeyse hepsinde kadın ve erkek ayrımında, kadın bastırılmış durumdadır. Hangi ırk, ülke yada ekonominin böldüğü toplumsal sınıfta olduğu farketmeden, kadınlar her zaman en iyi tabirle geriye itilmiş, en gerçek tabirle bastırılmaya devam etmiştir.
Kadın olmadan toplum olmaz. Bu nedenle bir toplumun kontrol edilmesi her zaman ilk önce kadınların bedenleri üzerinden yürütülen politikalarla gerçekleşir. Eğer ekonominiz sürekli bir işçi ihtiyacı içindeyse, toplumun büyük kısmını mümkün olduğunca fakir, cahil ve kalabalık tutmaksa ilk önce kadınların eğitimsizliğinden, kontrol edilmesinden başlarsınız.
Bu sadece devlet ve yönetici elinden olan bir şey de değildir. Kadın baskılanan ise, onu baskılayan erkektir. Eğer erkekliğin tanımını üstünlük yaparsanız, doğumundan ölümüne ona bunu tekrar ederseniz, o da bunu elbette doğuştan gelen bir hak olarak görecektir. Düzen onun tarafından kurulmakla kalmayıp, bir de onu haklı çıkarırsa, neyi niye değiştirsin ki?
O halde düzeni devam ettirmek için elinden geleni yapar. Bu düzene sesini çıkaran herkesi, özellikle kadınları susturur. Annelik ve eşlikten fazlasını isteyeni, erkekten bağımsız bir özgürlük ve güvenlik, hatta kurtuluş isteyeni, ilk önce toplumun baskısıyla sindirmeye çalışır, çok ileri giderse de susturur.
Bu ülkede aynı günde aynı isimli iki kadın ve kızı öldürüldü. Sadece istatiksel olarak bile bakıldığında durumun vahşeti akıl alabilecek gibi değil. Biri güya cehaletten uzak, üst bir sınıfta, diğeri cehaletin kıskacından kaçmaya çalışan, kendini ve kızının canını kurtarma derdinde bir kadın.
Bu yazıda sınıf ayrımcılığına değinmemin bir nedeni var, bu pazar 8 Mart’ta bir güruh yine “Emekçi Kadınlar Günü!!” diye ortaya çıkacak muhtemelen. Sadece bu haftanın içinde var olan, insanlığın en büyük ayıbını bir talihsizlik olarak görecekler, sadece bir gün için bu şiddetin hatırlanmasını bile çekemeyecekler, ‘erkekler günü niye yok’ diye boş boş ses çıkaracaklar.
Tarihin yazmayı reddettiği en büyük geçmiş kadınlardır. Şu an yaşadığımız düzeni hayatın bir parçası kabul eder, yazmaya tenezzül etmez. Kadına ‘siz neyi icat ettiniz ki’ diye sorar, aklını konuşan kadını cadı diye yakar. Oy hakkı isteyen kadını deli diye yaftalar, özgürlük isteyenin yardım çığlığını bastırmakla kalmaz, sesini çıkardı diye ayıplar. Kız kardeşini, kızını, failiyle evlendirir, ama ölüsü geldiğinde tabutunu taşımayı yine kendine hak görür. Ama neden erkekler günü yok değil mi? Kesin kadınlar hep sizin paranızın peşinde. Yazık size!