İnsanlık tarihi boyunca asla yalnız yaşamamıştır. Yalnızlığı tercih eden bireyler elbette her dönemde olmuşsada, genel olarak yaşamda sadece neslin devamı bile insanların kurdukları ve beraber tuttukları topluluklar sayesinde olmuştur. Beraber yaşamanın getirdiği avantajlar ve kolaylıklar bu grupları kurmak ve sonrasında da beraber tutmak için zaten en büyük motivasyon kaynaklarından olmuştur.
Çünkü bir topluluğu kurmak zor, beraber tutmak ise çok daha zordur. Bunun beraberinde getirdiği gereklilikler ve komplikasyonlar grubun büyüklüğü ve amaçlarına göre de elbette değişmektedir. İnsanların geçmişten günümüze resmen genetik olarak daha sosyal ve arkadaş canlısı haline gelmesi, bu şart ve zorlukların ne kadar derine gittiğini de göstermektedir.
Taş devirlerinde, insanların toplulukları genelde ailelerden oluşan küçük gruplardı. Bu gruplar büyük yada küçük, diğer yabancı gruplarla da iletişim halinde olmuşlardır. Hatta daha yerleşik, ilk köylerin kurulduğunun varsayıldığı dönem olan tarım devriminin öncesinde bile dünyanın çeşitli yerlerinde insanların bir araya gelerek taştan büyük ve çok odalı kompleks yaptılar yaptığını görmekteyiz.
Ülkemizde örneklerinden Göbeklitepe gibi buluntular sonucunda, aslında insanlar tarihlerinin büyük bir çoğunluğunda günlük hayatlarındaki dayanışmadan öte, her sene geri döndükleri ve sonraki nesillerine aktardıklarını kültürler ve kültür varlıkları oluşturmuşlar, buradaki geleneklerini ve ritüellerini düzenli aralıklarla dönüp sürdürmüşlerdir.
Sosyal yaşam, kâğıt üzerinde pozitif yönleri her zaman ağır bassa da, insanların bazı kötü eğilimlerinin de uygun şartlar altında kontrolsüz biçimde ortaya çıktığı bir ortamda olabilmektedir aynı zamanda. Binlerce kurulan toplulukların neredeyse hepsindeki ortak nokta, her bireyin yaşadığı toplumda birbirleriyle aynı muameleyi görmemesidir. Günümüzde sosyal eşitlik ve sosyal adalet gibi net kelimelerle ismini koyduğumuz sorunlar, toplumlarla her zaman var olmuş sorunlardır.
Günümüzde medeniyetin her türden temeli insanların ilk kez tarıma başlaması ile olmuştur. Kurulan ilk köy yerleşmelerinin özel mülkiyet düşüncesine dönmesinden, üretimin yapılması ve bilginin kime ve nasıl aktarıldığının sınırlandırılmasına ve günümüzdeki hayatımızı şekillendiren sosyal yaşantımıza kadar her şeyin başlangıcı bu tarih öncesi dönemlere kadar geri gider.
Kadın ve erkeğin hem toplum hemde kişisel ilişkiler içinde belirli rollere sahip olması ve bu rollerden dışarı çıkamamasının sağlanması sosyal ayrımcılığın tarihteki en eski örneklerindendir. Tarıma başlanması ve kalıcı evlerin ortaya çıkmasıyla erkeklerin tarlaları ekip biçen, kadınların ise evde kalarak hasatla ilgilenen grup olması, asıl sebebi sadece bir iş bölümünden öte bir uygulamadır. Mülkiyetin ardından gelen miras, aynı ve tek bir soyun devamını gerektirir. Kadının varlığının bir özne değil, evin bir parçası olmasının asıl çıkışı buradadır.
Tarihte insanı ayıran diğer en eski ayrımsa köleliktir. Günümüzde çoğumuz bu durumu ırk kökenli olarak düşünsekte, başlangıcı ırkla alakalı değildir. Köleliğin başlaması, mülkiyetin içine diğer insanların da katılması ile gerçekleşmiştir. Günümüzdeki özellikle siyahi insanlara yönelik ırkçılık, köleliğin bu ilk başlangıç halinin tüm bir ırkla, Avrupa’nın bilerek bağdaştırması ile ortaya çıkmıştır. Amaçları doğuştan köle doğan bir ırk yaratarak sürekli bir sömürü sistemi kurmaktı ve bunuda başarmışlar, yüzyıllar boyunca da faydalanmışlardır.
Günümüzde her türden daha karmaşık hale gelmiş global toplumda, bu başlangıçların devamına ek olarak insanları birbirinden ayırmak için pek çok yeni seçenekte vardır. Bir kişinin cinsiyeti, ırkı, yönelimi, milliyeti, dini inancı ve hatta sahip olabileceği medikal kondisyonları bile insanların toplum içindeki azınlık gruplarına ayrılması, çoğunluğun onlara nasıl isterse öyle davranmasını meşru kılacak nedenler olarak servis edilebilmektedir.
Bugün 20 Şubat, Dünya Sosyal Adalet Günü. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun seneye 20. yılı dolacak, toplumun her kesiminden insanın yaşadığı yada yaşayabileceği adaletsizliklere bir kez daha dikkat çekilmesi için seçtiği bir gün.
Her insanın yaşadığı toplumda adil, güvenli, temsil edilmiş ve kabul edilmiş şekilde yaşamaya hakkı vardır. Kişinin bu hakları, tarafsız, laik ve adaletli devletler, kurumlar tarafından karşılanmalı, asla kişilerin ideoloji ve görüşlerine bırakılmamalıdır. Geçtiğimiz her gün hem ülkemizde hem de dünyada bu hakların aşkında hak olmadığı fikri, güvenliği sağlaması gereken yegane kurumlar tarafından ortaya atılıyor. Bireyler olarak şunu bilmeliyiz ki toplumlar insanlardan oluşur, kurumlar ise toplumun korkması ve dinlemesi gereken varlıklar değil, toplumun onları ayakta tuttuğu araçlardır. Adalet yoksa, temeli ayakta tutan eller tek tek azalır, taki temel üzerinde hiçbir şey kalmayana dek.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
EDA SARI
Sosyal İnsan
İnsanlık tarihi boyunca asla yalnız yaşamamıştır. Yalnızlığı tercih eden bireyler elbette her dönemde olmuşsada, genel olarak yaşamda sadece neslin devamı bile insanların kurdukları ve beraber tuttukları topluluklar sayesinde olmuştur. Beraber yaşamanın getirdiği avantajlar ve kolaylıklar bu grupları kurmak ve sonrasında da beraber tutmak için zaten en büyük motivasyon kaynaklarından olmuştur.
Çünkü bir topluluğu kurmak zor, beraber tutmak ise çok daha zordur. Bunun beraberinde getirdiği gereklilikler ve komplikasyonlar grubun büyüklüğü ve amaçlarına göre de elbette değişmektedir. İnsanların geçmişten günümüze resmen genetik olarak daha sosyal ve arkadaş canlısı haline gelmesi, bu şart ve zorlukların ne kadar derine gittiğini de göstermektedir.
Taş devirlerinde, insanların toplulukları genelde ailelerden oluşan küçük gruplardı. Bu gruplar büyük yada küçük, diğer yabancı gruplarla da iletişim halinde olmuşlardır. Hatta daha yerleşik, ilk köylerin kurulduğunun varsayıldığı dönem olan tarım devriminin öncesinde bile dünyanın çeşitli yerlerinde insanların bir araya gelerek taştan büyük ve çok odalı kompleks yaptılar yaptığını görmekteyiz.
Ülkemizde örneklerinden Göbeklitepe gibi buluntular sonucunda, aslında insanlar tarihlerinin büyük bir çoğunluğunda günlük hayatlarındaki dayanışmadan öte, her sene geri döndükleri ve sonraki nesillerine aktardıklarını kültürler ve kültür varlıkları oluşturmuşlar, buradaki geleneklerini ve ritüellerini düzenli aralıklarla dönüp sürdürmüşlerdir.
Sosyal yaşam, kâğıt üzerinde pozitif yönleri her zaman ağır bassa da, insanların bazı kötü eğilimlerinin de uygun şartlar altında kontrolsüz biçimde ortaya çıktığı bir ortamda olabilmektedir aynı zamanda. Binlerce kurulan toplulukların neredeyse hepsindeki ortak nokta, her bireyin yaşadığı toplumda birbirleriyle aynı muameleyi görmemesidir. Günümüzde sosyal eşitlik ve sosyal adalet gibi net kelimelerle ismini koyduğumuz sorunlar, toplumlarla her zaman var olmuş sorunlardır.
Günümüzde medeniyetin her türden temeli insanların ilk kez tarıma başlaması ile olmuştur. Kurulan ilk köy yerleşmelerinin özel mülkiyet düşüncesine dönmesinden, üretimin yapılması ve bilginin kime ve nasıl aktarıldığının sınırlandırılmasına ve günümüzdeki hayatımızı şekillendiren sosyal yaşantımıza kadar her şeyin başlangıcı bu tarih öncesi dönemlere kadar geri gider.
Kadın ve erkeğin hem toplum hemde kişisel ilişkiler içinde belirli rollere sahip olması ve bu rollerden dışarı çıkamamasının sağlanması sosyal ayrımcılığın tarihteki en eski örneklerindendir. Tarıma başlanması ve kalıcı evlerin ortaya çıkmasıyla erkeklerin tarlaları ekip biçen, kadınların ise evde kalarak hasatla ilgilenen grup olması, asıl sebebi sadece bir iş bölümünden öte bir uygulamadır. Mülkiyetin ardından gelen miras, aynı ve tek bir soyun devamını gerektirir. Kadının varlığının bir özne değil, evin bir parçası olmasının asıl çıkışı buradadır.
Tarihte insanı ayıran diğer en eski ayrımsa köleliktir. Günümüzde çoğumuz bu durumu ırk kökenli olarak düşünsekte, başlangıcı ırkla alakalı değildir. Köleliğin başlaması, mülkiyetin içine diğer insanların da katılması ile gerçekleşmiştir. Günümüzdeki özellikle siyahi insanlara yönelik ırkçılık, köleliğin bu ilk başlangıç halinin tüm bir ırkla, Avrupa’nın bilerek bağdaştırması ile ortaya çıkmıştır. Amaçları doğuştan köle doğan bir ırk yaratarak sürekli bir sömürü sistemi kurmaktı ve bunuda başarmışlar, yüzyıllar boyunca da faydalanmışlardır.
Günümüzde her türden daha karmaşık hale gelmiş global toplumda, bu başlangıçların devamına ek olarak insanları birbirinden ayırmak için pek çok yeni seçenekte vardır. Bir kişinin cinsiyeti, ırkı, yönelimi, milliyeti, dini inancı ve hatta sahip olabileceği medikal kondisyonları bile insanların toplum içindeki azınlık gruplarına ayrılması, çoğunluğun onlara nasıl isterse öyle davranmasını meşru kılacak nedenler olarak servis edilebilmektedir.
Bugün 20 Şubat, Dünya Sosyal Adalet Günü. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun seneye 20. yılı dolacak, toplumun her kesiminden insanın yaşadığı yada yaşayabileceği adaletsizliklere bir kez daha dikkat çekilmesi için seçtiği bir gün.
Her insanın yaşadığı toplumda adil, güvenli, temsil edilmiş ve kabul edilmiş şekilde yaşamaya hakkı vardır. Kişinin bu hakları, tarafsız, laik ve adaletli devletler, kurumlar tarafından karşılanmalı, asla kişilerin ideoloji ve görüşlerine bırakılmamalıdır. Geçtiğimiz her gün hem ülkemizde hem de dünyada bu hakların aşkında hak olmadığı fikri, güvenliği sağlaması gereken yegane kurumlar tarafından ortaya atılıyor. Bireyler olarak şunu bilmeliyiz ki toplumlar insanlardan oluşur, kurumlar ise toplumun korkması ve dinlemesi gereken varlıklar değil, toplumun onları ayakta tuttuğu araçlardır. Adalet yoksa, temeli ayakta tutan eller tek tek azalır, taki temel üzerinde hiçbir şey kalmayana dek.