Bir kişinin dünyası onun algıladığı kadar, bir şeyin varlığı da o şeyin algılandığı kadardır. Elbette yeterli zihinsel gelişime sahip olan her kişi o an doğrudan görmediği şeylerin de varlığını sürdürdüğünün farkında, ancak nasıl ki bir karınca yuvasının yanından geçen otoyolun ne olduğunun farkında olmadığından o yolun o karınca için bir anlamı yok ise, benzer şekilde bir şeyin asıl değeri ve varlığı, onun gerçek anlamını idrak edebilen bir ‘algılayıcı’ ile ölçülebilir.
Herhangi bir şeyin varlığı ne zaman tam olarak yok olur? Yaşadığımız her an, bulunduğumuz her mekan ve herhangi bir şekilde temasta olduğumuz her şey, sahip olduğumuz duyuların bu verileri algılaması yoluyla bizim için var olmakta. İnsanlar ve yaşadıkları hayatlar da aynı şekilde işlemekte. Doğumundan ölümüne, bir insanın hayatında etkileşimde olduğu, etkilediği yada etkilendiği her kişinin varlığı, o da hayatta oldukça hafızasında yaşamaya devam etmekte.
Bu nedenle bazen bir insanın gerçekten ölmesinin onu hatırlayan son kişinin de ölmesi olarak tanımlanmasının bir gerçekliği var. Bir fotoğrafın, bir resmin yada mermer bir heykelin bir kişiyi ‘ölümsüz’ hale getirmesi deyiminin kaynağı burası. Tarih boyunca bu imkanlara sahip olmadan yaşayıp gitmiş milyonlarca insanın hayatı belki bir arkeolojik yada tarihsel bir buluntu sayesinde bugün bizim onların yaşanmışlığının bir noktasına şahit olmamızı sağlamakta, ancak asıl numaralarla karşılaştırıldığında gerçekten unutulmuş, yok olmuş hayatların sayısı çok daha fazla.
Bunun yanında belki hafızalarda hala yerini koruyan, ancak hatırası unutulmuş, değerini bitirmiştir pek çok şey var. Belkide tamamen unutulmaktan da kötüsü, hatırlanırken yanlış hatırlanmak. Zamanındaki değerini ve anlamını bugün, şimdide anlayabilecek, algılayabilecek birisinin kalmamış olması... Yaşarken ölmenin bir başka hali hatta.
Bu sadece bir kişi için de değil, geçmişte olan ama anlamı ve değeri unutulmuş her şey için geçerli. Başa gelen bir felaketten ders çıkarmamak, sayısız fedakarlık ve kayıpla kazanılan zaferleri, özgürlükleri unutmak, hatırlamamak ve hatırlatmamak. Verilen öğüdü unutmak, emanete sahip çıkmamak.
Tarih tekerrürden ibarettir, evet, ancak böyle olmak zorunda değildir. Bugün, yarının geçmişi. Eğer bugünün bir gün geçmiş olacağının farkındalığını kaybedersek, geçmişin hem hatalarını hemde sonuçlarını unutursak, olan olayların kronolojisini hatırlamak, anlamını unuttuktan sonra neye yarar?
Bugün yüz asırdan önce düşman askerleri bugün ülkemiz, vatanımız bildiğimiz topraklardan inkar edilemeyecek şekilde kovuldu. Bugün 9 Eylül’de hedefi Akdeniz olan ordular İzmir’e girdiler ve şehrin kurtuluşunu ilan ettiler. Buradan sonra diğer işgal altındaki şehirlerde kısa sürede kurtulacak, meydanda kazanılan savaşın artık masa başındaki kısmı başlayacaktı.
Bugünde her sene olduğu gibi cumhuriyetin ilanına giden yolda kazanılan başarılar ve zaferlerin tarihlerini anıyoruz. Yapılan fedakarlıkları, kaybedilen canları, kanla kazanılmış bir var olma hakkını. Çünkü bugün Türkçe konuşup, Türküm diyebiliyor, Anadolu’nun en uzak köşesinden ‘Konstantinopolis’e kadar camilerimizden ezanlar yükseliyorsa bunun bedeli büyük dedelerimiz ve ninelerimizin fedakarlığıyla, komutanlarımızın azmiyle ödendi. En başta Mustafa Kemal Atatürk’ün bu milleti bir köle milleti değil, kendi kendinin efendisi olması isteği ve hırsıyla milli mücadele alevlendi.
Bir gün olurda bu savaşların kime karşı nasıl yapıldığının, kaybedilseydi kaybedilen değerin ne olduğu unutulursa, bir asır önce kazanılan savaş o gün kaybedilmiş demektir. Bizim atamızı unutmamız, hatta daha kötüsü yaşarken geçmişi birer ezber tarihler olarak görüp, asıl milli ruhumuzu kaybedersek, kim olduğumuz gerçekten unutulmuş, yok olmuş demektir.
Biz kendimizi, milli kimliğimizi tanımlarken, hatırlarken verilen mücadelenin tam olarak ne şartlarda verildiğini bugünün rahatında unutursak, hafızamızda anlamsız bir bilgiden farklı olmaz. Biz kimi neden, nasıl yendiğimizi unuturuz, ama onlar bizi unutmaz. Hala yaşayan hatıraların, hafızanın yok olmaması ise şimdi bizim vermemizin gerektiği savaş.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
EDA SARI
Son Hafıza
Bir kişinin dünyası onun algıladığı kadar, bir şeyin varlığı da o şeyin algılandığı kadardır. Elbette yeterli zihinsel gelişime sahip olan her kişi o an doğrudan görmediği şeylerin de varlığını sürdürdüğünün farkında, ancak nasıl ki bir karınca yuvasının yanından geçen otoyolun ne olduğunun farkında olmadığından o yolun o karınca için bir anlamı yok ise, benzer şekilde bir şeyin asıl değeri ve varlığı, onun gerçek anlamını idrak edebilen bir ‘algılayıcı’ ile ölçülebilir.
Herhangi bir şeyin varlığı ne zaman tam olarak yok olur? Yaşadığımız her an, bulunduğumuz her mekan ve herhangi bir şekilde temasta olduğumuz her şey, sahip olduğumuz duyuların bu verileri algılaması yoluyla bizim için var olmakta. İnsanlar ve yaşadıkları hayatlar da aynı şekilde işlemekte. Doğumundan ölümüne, bir insanın hayatında etkileşimde olduğu, etkilediği yada etkilendiği her kişinin varlığı, o da hayatta oldukça hafızasında yaşamaya devam etmekte.
Bu nedenle bazen bir insanın gerçekten ölmesinin onu hatırlayan son kişinin de ölmesi olarak tanımlanmasının bir gerçekliği var. Bir fotoğrafın, bir resmin yada mermer bir heykelin bir kişiyi ‘ölümsüz’ hale getirmesi deyiminin kaynağı burası. Tarih boyunca bu imkanlara sahip olmadan yaşayıp gitmiş milyonlarca insanın hayatı belki bir arkeolojik yada tarihsel bir buluntu sayesinde bugün bizim onların yaşanmışlığının bir noktasına şahit olmamızı sağlamakta, ancak asıl numaralarla karşılaştırıldığında gerçekten unutulmuş, yok olmuş hayatların sayısı çok daha fazla.
Bunun yanında belki hafızalarda hala yerini koruyan, ancak hatırası unutulmuş, değerini bitirmiştir pek çok şey var. Belkide tamamen unutulmaktan da kötüsü, hatırlanırken yanlış hatırlanmak. Zamanındaki değerini ve anlamını bugün, şimdide anlayabilecek, algılayabilecek birisinin kalmamış olması... Yaşarken ölmenin bir başka hali hatta.
Bu sadece bir kişi için de değil, geçmişte olan ama anlamı ve değeri unutulmuş her şey için geçerli. Başa gelen bir felaketten ders çıkarmamak, sayısız fedakarlık ve kayıpla kazanılan zaferleri, özgürlükleri unutmak, hatırlamamak ve hatırlatmamak. Verilen öğüdü unutmak, emanete sahip çıkmamak.
Tarih tekerrürden ibarettir, evet, ancak böyle olmak zorunda değildir. Bugün, yarının geçmişi. Eğer bugünün bir gün geçmiş olacağının farkındalığını kaybedersek, geçmişin hem hatalarını hemde sonuçlarını unutursak, olan olayların kronolojisini hatırlamak, anlamını unuttuktan sonra neye yarar?
Bugün yüz asırdan önce düşman askerleri bugün ülkemiz, vatanımız bildiğimiz topraklardan inkar edilemeyecek şekilde kovuldu. Bugün 9 Eylül’de hedefi Akdeniz olan ordular İzmir’e girdiler ve şehrin kurtuluşunu ilan ettiler. Buradan sonra diğer işgal altındaki şehirlerde kısa sürede kurtulacak, meydanda kazanılan savaşın artık masa başındaki kısmı başlayacaktı.
Bugünde her sene olduğu gibi cumhuriyetin ilanına giden yolda kazanılan başarılar ve zaferlerin tarihlerini anıyoruz. Yapılan fedakarlıkları, kaybedilen canları, kanla kazanılmış bir var olma hakkını. Çünkü bugün Türkçe konuşup, Türküm diyebiliyor, Anadolu’nun en uzak köşesinden ‘Konstantinopolis’e kadar camilerimizden ezanlar yükseliyorsa bunun bedeli büyük dedelerimiz ve ninelerimizin fedakarlığıyla, komutanlarımızın azmiyle ödendi. En başta Mustafa Kemal Atatürk’ün bu milleti bir köle milleti değil, kendi kendinin efendisi olması isteği ve hırsıyla milli mücadele alevlendi.
Bir gün olurda bu savaşların kime karşı nasıl yapıldığının, kaybedilseydi kaybedilen değerin ne olduğu unutulursa, bir asır önce kazanılan savaş o gün kaybedilmiş demektir. Bizim atamızı unutmamız, hatta daha kötüsü yaşarken geçmişi birer ezber tarihler olarak görüp, asıl milli ruhumuzu kaybedersek, kim olduğumuz gerçekten unutulmuş, yok olmuş demektir.
Biz kendimizi, milli kimliğimizi tanımlarken, hatırlarken verilen mücadelenin tam olarak ne şartlarda verildiğini bugünün rahatında unutursak, hafızamızda anlamsız bir bilgiden farklı olmaz. Biz kimi neden, nasıl yendiğimizi unuturuz, ama onlar bizi unutmaz. Hala yaşayan hatıraların, hafızanın yok olmaması ise şimdi bizim vermemizin gerektiği savaş.