SON DAKİKA
Hava Durumu

Laktoz İntoleransı

Yazının Giriş Tarihi: 18.11.2025 18:44
Yazının Güncellenme Tarihi: 18.11.2025 18:48

İnsan hayatını devam ettirmek için bazı şeylere ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaçların en maddi olanları yiyecek, giyecek, barınma gibi fiziksel olanlar karşılandıktan sonra, çoğu zaman insan yaşamına sadece pratik, sorun çözücü bir bakıştan fazlasıyla bakar. Bu tarih boyunca kendini farklı zaman ve yerlerde tekrar tekrar göstermiş bir fenomendir.

İnsanlığın teknolojisi ve yaşam şekli geliştikçe, her alandan ürettikleri ürünler de gelişmiş. Çoğu zaman ilk bakışta bariz şekilde belli olmasada, bu ürünler farklı yollarla birbirleriyle ilişkili bir biçimde gelişmiştir.

İnsanların sanat dünyası yaşadıkları yaşamlarla doğrudan bağlı, iki taraf çoğunlukla karşılıklı bir sebep-sonuç ilişkisi içinde bulunmuştur. İnsanların sanatsal yaşamı tarih öncesinden antik çağlara geldiğinde, basit resim ve heykelciklerden anatomik bilgi ve sanat tekniklerinin oldukça üst seviyede olduğu bir seviyeye ulaşmış, bu teknik gelişme hızı günümüzde modern çağlara kadar benzer bir gelişme hızında ilerlemiştir.

Teknik olarak iyileşmenin yanında, sanatın konu aldığı, etkilendiği yada etkilediği özne ve fikirlerde daha karmaşık ve sofistike hale gelmiştir. Bazen bu fikirlerin kökeni, ortaya çıkma nedeni ise bu yeni dönemlerden çok öncesiyle bağlantılıdır.

Sinema, teknoloji ve onunla beraber gelişen sanatın birlikteliğinin en öne çıkan örneklerinden biridir. Bir araç olarak film, günümüzden yada çağlar öncesinden, bir hikayeyi, düşünceyi yada duyguyu seyircisine en etkin şekilde çok farklı yollarla anlatabilir.

Sinemanın yaşadığımız son yıllarda bir çöküp bir yeniden yükselişine dair söylenecek, eleştirilebilecek yada sadece fikir sürülebilecek çok neden var. Ancak bu iniş çıkışların içindeki ‘çıkışlar’a dair söylenebilecek bir ortak nokta var ise, o da çoğu zaman bu filmlerin yazarlarından oyuncularına, o film üzerinde çalışan neredeyse her sanatçının tüm dikkat ve özeninin bu filmlerde kendini göstermesi. Vizyonu en baştan belli olan iyi bir yönetmeni de olursa, sinemanın sinema olduğu filmler bizimle buluşmakta.

Henüz ‘streaming’e düşeli birkaç hafta olan Guillermo del Toro'nun Frankenstein’ı bence bu ‘gezegenlerin tek sırada dizilmesi’ ile ortaya çıkan harika, özel filmlerin en yeni örneklerinden. Amerika’da sınırlı bir süre için belli sinema salonlarında vizyona giren, ülkemizde ve dünyanın geri kalanı içinde 7 Kasım itibariyle erişime açılan filmi eğer hala izlemediyseniz şiddetle öneririm.

Az biraz spoiler sayılır mı bilmiyorum, ancak filmde Victor Frankenstein’ın bazı alışkanlıkları hakkında ek bilgi vermek istiyorum. Süt, bence hayatımızdaki kullanım alanlarının çokluğu ile ilk bakışta pek ilgimizi çekmeyen ama göründüğünden daha derin anlamlar taşıyabilen bir detay olarak filmde önümüze çıkıyor.

Süt, memeli canlıların hepsinin hayata ilk geldikleri andan itibaren tanıştıkları ilk besin maddesidir. Bu önemiyle zaten başlı başına bir önem ve anlama sahiptir. Ancak biz dahil bir sürü canlının tattığı ve bağlı olduğu anne sütüne ek olarak, insanlar başka canlılardan süt tüketebilir, bu nedenle de daha farklı bir konumdadır.

Laktoz intoleransı, insanlar dahil olmak üzere çoğu memeli canlıda görülen bir durumdur. Genel olarak bir canlının süt şekerini sindirme yeteneğini kaybetmesi olarak açıklanır. Bireyde yetişkinliğe adım attıkça azalan bu beceri, insanlarda da bulunmasına rağmen, süt gıda çeşitlerimizin önemli bir parçasıdır.

Bu kondisyonun insanlarda hayvanlara bakış birey başına çok daha az etkili olmasının nedeni olarak çiftlik hayvanlarını evcilleştirmemiz ve buna zamanla uyum sağlamış olma teorisi öne çıkıyor. Tarihsel olarak süt kendi başına değil daha çok kullanıldığı ürünlere bir malzeme olarak öne çıkmakta.

Yakın tarihe, hatta 20. yüzyıla bakarsak, sütün özellikle çocukların gelişimi için çok önemli olduğuna dair araştırmalar öne sürülmüş, günümüzde bu araştırmaların çoğu aksi yönde kanıtlanmışsa da, sütün özellikle çocukluk ve dolayısıyla masumiyetle olan bağlantısı, biz farkında olmasakta uzun bir süredir zihnimizde tuttuğumuz bir düşünce.

Bir canlının yetişkinliğinde sütü bırakmasına neden olan bir kondisyon geliştirmesi, ancak insanların bir yolunu bulup bunu değiştirmesi tamda insanlara, spesifik bir örnek olarak Victor’a dönüldüğünde oldukça uyumlu bir olay.

Film boyunca Victor sahip olduğu zeka ve becerisiyle, içinde bulunduğu ‘elit yetişkin’ ortamlarına rağmen, süt içmeyi bırakmıyor. İçtiği süt onun hem karakter hemde amaçlarında taşıdığı, bırakmayı reddettiği be artık toksik bir hale gelmiş çocukluğunu temsil ediyor.

Vücudunun bu sıvıyı reddetmesi gerekirken doğanın tüm kurallarına karşı duran Victor, bu kurala da karşı çıkıyor. İlk bakışta onun tarafından verilmiş tuhaf bir tercih olarak düşünülebilecekken, bir bardak süt aslında çok daha derin, geçmişe giden anlamlar taşıyabiliyor.

İnsan hayatını devam ettirmek için bazı şeylere ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaçların en maddi olanları yiyecek, giyecek, barınma gibi fiziksel olanlar karşılandıktan sonra, çoğu zaman insan yaşamına sadece pratik, sorun çözücü bir bakıştan fazlasıyla bakar. Bu tarih boyunca kendini farklı zaman ve yerlerde tekrar tekrar göstermiş bir fenomendir.

İnsanlığın teknolojisi ve yaşam şekli geliştikçe, her alandan ürettikleri ürünler de gelişmiş. Çoğu zaman ilk bakışta bariz şekilde belli olmasada, bu ürünler farklı yollarla birbirleriyle ilişkili bir biçimde gelişmiştir.

İnsanların sanat dünyası yaşadıkları yaşamlarla doğrudan bağlı, iki taraf çoğunlukla karşılıklı bir sebep-sonuç ilişkisi içinde bulunmuştur. İnsanların sanatsal yaşamı tarih öncesinden antik çağlara geldiğinde, basit resim ve heykelciklerden anatomik bilgi ve sanat tekniklerinin oldukça üst seviyede olduğu bir seviyeye ulaşmış, bu teknik gelişme hızı günümüzde modern çağlara kadar benzer bir gelişme hızında ilerlemiştir.

Teknik olarak iyileşmenin yanında, sanatın konu aldığı, etkilendiği yada etkilediği özne ve fikirlerde daha karmaşık ve sofistike hale gelmiştir. Bazen bu fikirlerin kökeni, ortaya çıkma nedeni ise bu yeni dönemlerden çok öncesiyle bağlantılıdır.

Sinema, teknoloji ve onunla beraber gelişen sanatın birlikteliğinin en öne çıkan örneklerinden biridir. Bir araç olarak film, günümüzden yada çağlar öncesinden, bir hikayeyi, düşünceyi yada duyguyu seyircisine en etkin şekilde çok farklı yollarla anlatabilir.

Sinemanın yaşadığımız son yıllarda bir çöküp bir yeniden yükselişine dair söylenecek, eleştirilebilecek yada sadece fikir sürülebilecek çok neden var. Ancak bu iniş çıkışların içindeki ‘çıkışlar’a dair söylenebilecek bir ortak nokta var ise, o da çoğu zaman bu filmlerin yazarlarından oyuncularına, o film üzerinde çalışan neredeyse her sanatçının tüm dikkat ve özeninin bu filmlerde kendini göstermesi. Vizyonu en baştan belli olan iyi bir yönetmeni de olursa, sinemanın sinema olduğu filmler bizimle buluşmakta.

Henüz ‘streaming’e düşeli birkaç hafta olan Guillermo del Toro'nun Frankenstein’ı bence bu ‘gezegenlerin tek sırada dizilmesi’ ile ortaya çıkan harika, özel filmlerin en yeni örneklerinden. Amerika’da sınırlı bir süre için belli sinema salonlarında vizyona giren, ülkemizde ve dünyanın geri kalanı içinde 7 Kasım itibariyle erişime açılan filmi eğer hala izlemediyseniz şiddetle öneririm.

Az biraz spoiler sayılır mı bilmiyorum, ancak filmde Victor Frankenstein’ın bazı alışkanlıkları hakkında ek bilgi vermek istiyorum. Süt, bence hayatımızdaki kullanım alanlarının çokluğu ile ilk bakışta pek ilgimizi çekmeyen ama göründüğünden daha derin anlamlar taşıyabilen bir detay olarak filmde önümüze çıkıyor.

Süt, memeli canlıların hepsinin hayata ilk geldikleri andan itibaren tanıştıkları ilk besin maddesidir. Bu önemiyle zaten başlı başına bir önem ve anlama sahiptir. Ancak biz dahil bir sürü canlının tattığı ve bağlı olduğu anne sütüne ek olarak, insanlar başka canlılardan süt tüketebilir, bu nedenle de daha farklı bir konumdadır.

Laktoz intoleransı, insanlar dahil olmak üzere çoğu memeli canlıda görülen bir durumdur. Genel olarak bir canlının süt şekerini sindirme yeteneğini kaybetmesi olarak açıklanır. Bireyde yetişkinliğe adım attıkça azalan bu beceri, insanlarda da bulunmasına rağmen, süt gıda çeşitlerimizin önemli bir parçasıdır.

Bu kondisyonun insanlarda hayvanlara bakış birey başına çok daha az etkili olmasının nedeni olarak çiftlik hayvanlarını evcilleştirmemiz ve buna zamanla uyum sağlamış olma teorisi öne çıkıyor. Tarihsel olarak süt kendi başına değil daha çok kullanıldığı ürünlere bir malzeme olarak öne çıkmakta.

Yakın tarihe, hatta 20. yüzyıla bakarsak, sütün özellikle çocukların gelişimi için çok önemli olduğuna dair araştırmalar öne sürülmüş, günümüzde bu araştırmaların çoğu aksi yönde kanıtlanmışsa da, sütün özellikle çocukluk ve dolayısıyla masumiyetle olan bağlantısı, biz farkında olmasakta uzun bir süredir zihnimizde tuttuğumuz bir düşünce.

Bir canlının yetişkinliğinde sütü bırakmasına neden olan bir kondisyon geliştirmesi, ancak insanların bir yolunu bulup bunu değiştirmesi tamda insanlara, spesifik bir örnek olarak Victor’a dönüldüğünde oldukça uyumlu bir olay.

Film boyunca Victor sahip olduğu zeka ve becerisiyle, içinde bulunduğu ‘elit yetişkin’ ortamlarına rağmen, süt içmeyi bırakmıyor. İçtiği süt onun hem karakter hemde amaçlarında taşıdığı, bırakmayı reddettiği be artık toksik bir hale gelmiş çocukluğunu temsil ediyor.

Vücudunun bu sıvıyı reddetmesi gerekirken doğanın tüm kurallarına karşı duran Victor, bu kurala da karşı çıkıyor. İlk bakışta onun tarafından verilmiş tuhaf bir tercih olarak düşünülebilecekken, bir bardak süt aslında çok daha derin, geçmişe giden anlamlar taşıyabiliyor.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.