Her insan, nerede, nasıl ya da ne şekilde olursa olsun değişmez olarak, doğum ve ölümü tadar. Ancak ne yazık ki, ne kadar ve nasıl yaşadığı ise çoğunlukla nerede ve kimlere doğduğu ile doğrudan bağlantılıdır.
Zenginlik ve fakirlik, insanların özel mülkiyet kavramını ortaya attığından beri var olmuştur. Geçmişten günümüze yaşadığımız hayatı şekillendiren ve inşa eden tüm sistemler bu kavramın icadından beri, bu kavrama hizmet amacıyla kurulmuş ve işlemiştir.
İnsanlar tarih boyunca çalışmışlardır. Mağaralarda yaşayıp avcı ve toplayıcılıkla karınlarını doyurdukları dönemden, ilk kez toprağı işlemelerine, sahip olduklarının üzerine daha fazlasını eklemek için daha fazla çalışmalarından, günümüzde artık geçmiştekilerde karşılaştırıldığında ‘hayali’ denilebilecek teknoloji işlerine, sistem ve dönem ne olursa olsun çoğu insan her zaman çalışmaktadır.
Buna karşılık, toplumun az bir kısmı için çalışmak ya opsiyonel olmuş, yada daha kolay, daha prestijli ve ‘onurlu’ işler daha varlıklı ve zengin insanlara ait olmuştur. Yeteri kadar zenginliğe ulaşıldığında, yönetim dışındaki herhangi bir iş bu grup için bir ‘ayıp’ denilecek seviyeye gelmiş, bu durum hayatın bir gerçeği kabul edilmiş, ettirilmiştir.
Günümüzde bile ‘gerçek’ işler, bir insanın hem vücudunu hem zihnini yoran ancak yapıldığında sonucu çoğunlukla hemen görülen, kişinin yaptığı işten hem kendisinin hemde içinde olduğu toplumun doğrudan faydalandığı işler, ‘işçi sınıfı’na ait işler olarak kabul edilir.
Evet her insan doğar, ancak bazısı işçi bazısı yönetici doğar.
Ann ve Elizabeth Eggley, 1842 yılında İngiliz Parlementosu’nda şahitlik yapmış, on sekiz ve on altı yaşlarında olan iki çocuk işçidir. Sanayi devriminin ilk ortaya çıktığı ve şekillendiği İngiltere’de, fakir ailelerin çocuklarının fabrikalarda ücret karşılığı çalışması oldukça yaygın bir olaydı.
Bu çocuklar günde on saatten fazla çalışmaları karşılığında ise bir yetişkinin kazandığı yevmiyenin yarısı yada çeyreği kadar ücret alabiliyorlardı. Bir patron içinse yetişkin bir insana tam ücret ödemektense ondan daha ucuza çocukları çalıştırmak ise daha ucuza geliyordu.
Ann Eggley, parlemantoda fabrikada çalışma şartlarının tartışılmasında madende çalışan işçilerden bir şahit olarak şunları söylemiştir, “İsmimi nasıl yazacağımı bilmiyorum. Güne genelde sabah dört yada dört buçukta başlıyoruz. İşe varıp aşağı indiğimizde çalışmaya başlıyor, akşam dört yada beş gibi işi bırakıyoruz. Bir saatlik yemek molası dışında aralıksız çalışıyoruz, eğer iş yoğunsa ona da fırsatımız olmuyor… Babam kızların madende çalışmasının doğru olmadığı söylüyor ancak başka bir iş imkanım yok. On bir yaşından beri çukurda çalışıyorum.” On altı yaşındaki kız kardeşi Elizabeth Eggley’in ifadesi de benzer bir çizgide izlemiştir.
Alıntılanan olaydan sonra çocuk işçiliğinin yasaklanmasa bile düzenlenmesi için zamanında Victoria İngiltere’sinde bir akım başlatmış, çocukların çocukluk haklarına dair yasaların ilk kez ortaya çıkışını tetikleyen olaylardan biri olmuştur.
Bir insanın çocukluğundan beri çalışması tarih boyunca normal görülmüş, çoğu zaman kişinin tecrübe kazanması için gerekli olan da bir şeydir. Ancak bir çocuğun yetişkinliğe giden yolda tecrübe kazandırılması ile sömürülmesi arasında bariz bir fark vardır ve bu fark hangi dönem olursa olsun var olmuştur.
Bir insanın iyi ve sağlıklı bir insan olması için doğumundan itibaren yaşadığı ortam çok önemlidir. Yaşadığı aile ve toplum, onun nasıl bir yetişkin olacağının bir önizlemesidir. Çocukluğunu yaşayamadan sömürülen bir yetişkinliğe zorlanan bir çocuk ne kendine ne de yaşadığı topluma faydalı ve sağlıklı bir birey olamaz.
Ülkemizde belki 19. yüzyılın sanayi şartları yok, ancak çocuk işçiliği hala devam eden bir sorun olarak tüm dünyada yaşanmakta. Yaşandığı ülke zenginse gözden uzak, fakirse ucuz işgücü olarak hala açık bir şekilde uygulanmakta.
Bugün Dünya Çocuk İşçiliği ile Mücadele Günü’nde, yüzyıllardır bitmeyen, işçi doğan ve işçi ölen tüm çocukların, çocukluğunu yaşayamadan yetişkin olanların acısının tanındığı, ve şuan tüm dünyada yaklaşık 160 milyon çocuk işçinin bu hayattan kurtarılması için bir çağrı yapılıyor. Bir avuç zümrenin yöneten doğup yöneten ölmesi için harcadığı milyonlarca hayatın kurtarılması için, o zümrenin dışında olan hepimizin yapması gereken çok şey var.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
EDA SARI
Küçük Büyükler
Her insan, nerede, nasıl ya da ne şekilde olursa olsun değişmez olarak, doğum ve ölümü tadar. Ancak ne yazık ki, ne kadar ve nasıl yaşadığı ise çoğunlukla nerede ve kimlere doğduğu ile doğrudan bağlantılıdır.
Zenginlik ve fakirlik, insanların özel mülkiyet kavramını ortaya attığından beri var olmuştur. Geçmişten günümüze yaşadığımız hayatı şekillendiren ve inşa eden tüm sistemler bu kavramın icadından beri, bu kavrama hizmet amacıyla kurulmuş ve işlemiştir.
İnsanlar tarih boyunca çalışmışlardır. Mağaralarda yaşayıp avcı ve toplayıcılıkla karınlarını doyurdukları dönemden, ilk kez toprağı işlemelerine, sahip olduklarının üzerine daha fazlasını eklemek için daha fazla çalışmalarından, günümüzde artık geçmiştekilerde karşılaştırıldığında ‘hayali’ denilebilecek teknoloji işlerine, sistem ve dönem ne olursa olsun çoğu insan her zaman çalışmaktadır.
Buna karşılık, toplumun az bir kısmı için çalışmak ya opsiyonel olmuş, yada daha kolay, daha prestijli ve ‘onurlu’ işler daha varlıklı ve zengin insanlara ait olmuştur. Yeteri kadar zenginliğe ulaşıldığında, yönetim dışındaki herhangi bir iş bu grup için bir ‘ayıp’ denilecek seviyeye gelmiş, bu durum hayatın bir gerçeği kabul edilmiş, ettirilmiştir.
Günümüzde bile ‘gerçek’ işler, bir insanın hem vücudunu hem zihnini yoran ancak yapıldığında sonucu çoğunlukla hemen görülen, kişinin yaptığı işten hem kendisinin hemde içinde olduğu toplumun doğrudan faydalandığı işler, ‘işçi sınıfı’na ait işler olarak kabul edilir.
Evet her insan doğar, ancak bazısı işçi bazısı yönetici doğar.
Ann ve Elizabeth Eggley, 1842 yılında İngiliz Parlementosu’nda şahitlik yapmış, on sekiz ve on altı yaşlarında olan iki çocuk işçidir. Sanayi devriminin ilk ortaya çıktığı ve şekillendiği İngiltere’de, fakir ailelerin çocuklarının fabrikalarda ücret karşılığı çalışması oldukça yaygın bir olaydı.
Bu çocuklar günde on saatten fazla çalışmaları karşılığında ise bir yetişkinin kazandığı yevmiyenin yarısı yada çeyreği kadar ücret alabiliyorlardı. Bir patron içinse yetişkin bir insana tam ücret ödemektense ondan daha ucuza çocukları çalıştırmak ise daha ucuza geliyordu.
Ann Eggley, parlemantoda fabrikada çalışma şartlarının tartışılmasında madende çalışan işçilerden bir şahit olarak şunları söylemiştir, “İsmimi nasıl yazacağımı bilmiyorum. Güne genelde sabah dört yada dört buçukta başlıyoruz. İşe varıp aşağı indiğimizde çalışmaya başlıyor, akşam dört yada beş gibi işi bırakıyoruz. Bir saatlik yemek molası dışında aralıksız çalışıyoruz, eğer iş yoğunsa ona da fırsatımız olmuyor… Babam kızların madende çalışmasının doğru olmadığı söylüyor ancak başka bir iş imkanım yok. On bir yaşından beri çukurda çalışıyorum.” On altı yaşındaki kız kardeşi Elizabeth Eggley’in ifadesi de benzer bir çizgide izlemiştir.
Alıntılanan olaydan sonra çocuk işçiliğinin yasaklanmasa bile düzenlenmesi için zamanında Victoria İngiltere’sinde bir akım başlatmış, çocukların çocukluk haklarına dair yasaların ilk kez ortaya çıkışını tetikleyen olaylardan biri olmuştur.
Bir insanın çocukluğundan beri çalışması tarih boyunca normal görülmüş, çoğu zaman kişinin tecrübe kazanması için gerekli olan da bir şeydir. Ancak bir çocuğun yetişkinliğe giden yolda tecrübe kazandırılması ile sömürülmesi arasında bariz bir fark vardır ve bu fark hangi dönem olursa olsun var olmuştur.
Bir insanın iyi ve sağlıklı bir insan olması için doğumundan itibaren yaşadığı ortam çok önemlidir. Yaşadığı aile ve toplum, onun nasıl bir yetişkin olacağının bir önizlemesidir. Çocukluğunu yaşayamadan sömürülen bir yetişkinliğe zorlanan bir çocuk ne kendine ne de yaşadığı topluma faydalı ve sağlıklı bir birey olamaz.
Ülkemizde belki 19. yüzyılın sanayi şartları yok, ancak çocuk işçiliği hala devam eden bir sorun olarak tüm dünyada yaşanmakta. Yaşandığı ülke zenginse gözden uzak, fakirse ucuz işgücü olarak hala açık bir şekilde uygulanmakta.
Bugün Dünya Çocuk İşçiliği ile Mücadele Günü’nde, yüzyıllardır bitmeyen, işçi doğan ve işçi ölen tüm çocukların, çocukluğunu yaşayamadan yetişkin olanların acısının tanındığı, ve şuan tüm dünyada yaklaşık 160 milyon çocuk işçinin bu hayattan kurtarılması için bir çağrı yapılıyor. Bir avuç zümrenin yöneten doğup yöneten ölmesi için harcadığı milyonlarca hayatın kurtarılması için, o zümrenin dışında olan hepimizin yapması gereken çok şey var.