İnsanlar tarih boyunca, hissettiği her şeyi farklı şekillerde ifade etmiştir. Bedenin içinden veya dışından ortaya çıkan acı ve hastalıklardan, görünmez ruhsal yaralara kadar.
Dil, ister sesle ister bedensel hareketlerle olsun, ifade edebilmenin ilk adımıdır. İletişim en basit haliyle, duygunun, düşüncenin hatta acının hissetmeyen, bilmeyen bir diğerine aktarılması, anlamasının sağlanmasıdır ve bu aktarım için bazen karşı karşıya olmaya bile gerek yoktur.
Zihin ve ruhta ortaya çıkan, fiziksel olarak ortaya çıkarken adete bedenin alternatif bir dili haline gelen sanat, estetik kaygılardan öte en etkili iletişim dillerinden biridir. Resim, heykel, müzik, yazı ve daha çok daha fazla metod yoluyla binlerce, milyonlarca sanat eseri, bir kişinin elinden çıkmış ancak belkide o eseri zamanın farklı noktalarında gören milyonlarca insanı farklı şekillerde etkilemiştir.
Binlerce yıl önce mağaralarda çizilmiş duvar resimleri bile bize o resimleri çizen, o dönemde yaşanılan hayata dair bir hikaye anlatırlar. Taş devrindeki av sahneleri kadar sade, antik çağlardan sonra yüzyıllarca devam eden memento mori kadar gerçekçi yada günümüzde duvardaki muza kadar, düşünce ve hissi aktaran yada ortaya çıkaran sanat, bin yıllardır var ve bir insan bir başkasına bir şey anlatmak istediği sürece de var olacak.
Başlangıcından günümüze ise, sanat metod ve çeşitleri arttıkça bazen bazı yolları geride bıraktı, bazısını değiştirip geliştirdi bazende de sıfırdan yenilerini ortaya çıkardı. Ancak insanların içinden gelen çoğu duygu ve hayata sıfırdan başlayarak her yeni günlerinde edindikleri tecrübelerin önemli bir kısmı, ne kadar farklı çağlardan olurlarsa olsunlar, belirli bir benzerliği barındırdı.
Aşk, sevgi, korku, üzüntü, heyecan, endişe, umut ve daha nice duygu, neredeyse her insana programlanmış denebilecek duygulardır. Bu duyguları bizde uyandıran şeyler ise kişiden kişiye, onun hayatına göre değişmektedir. Ancak bu duygulardan birini hissettikten sonra çıkan sonuçlar, çoğu zaman şaşırtıcı derecede benzer olmuştur.
Üzgün olan mutluluğu arar, korkan güveni, seven sevdiği şeyi. Bazen hisseden kişi dışarıya belli etmez, bazen öfke, hırs gibi duygular savaşlar binlercenin öldüğü savaşların başlangıcı olan neden olur.
Bir duygunun vücudumuzun içinde meydana getirdiği biyolojik ve kimyasal hareketler ise kişiden kişiye belli bir oranda değişir ama prensipte aynı kalır. Yaptığımız bir davranıştan sonra çoğu zaman davranışın kendinden daha önemli olan sonuçlar vardır. Ama yinede o anda, insan yinede o davranışı hissettiği duyguya bir tepki olarak yapar.
Tüm bunlar, basit konseptlerin oluşturduğu kompleks bir ağda birleşerek, insanı insan yapar. İnsan yaptığı davranışın başlangıcı, bu davranışın bulunduğu zemin ve nedeni ifade ettiği için, hissettiğini aktarabildiği için insandır. Çoğu hayvan hisseder, belirli bir derecede hem kendi hemde başka türden canlılarla iletişim kurar, ama orada olmadan, yazdığı, çizdiği yada şekil verdiği bir objeyle zamanı aşarak iletişim kurmayı becerisine sadece insan sahiptir.
Böyle ilgi çekici, hayran bırakıcı, eşsiz bir şey, elbette ironik şekilde taklit edilme isteğiylede de karşılaşacaktır.
Efsaneler ve hikayeler, insanların neredeyse anlattığı süre boyunca insanlar kadar, onlara benzeyen ama onlardan olmayanlarda doludur. Akıllı makineler , insan olmayan insanlar hatta, elektriğin bir hayal olduğu dönemlerde bile insan için uzakta ama var olan bir amaç ve istekti.
Günümüzdeki teknoloji, çağlar boyunca var olduğu ‘alet’ işlevini yer yer neredeyse aşmış durumda. Milenyuma girilen dönemde henüz yeni, yayılmaya başlamış ancak hala temkinin tam olarak elden bırakılmadığı bir teknoloji olarak bilgisayarlar ve online dünya, günümüzde bambaşka şekiller almış durumda.
Yeniyetme bilgisayar algoritmaları, sanki insanların varoluşları boyunca eksik hissettikleri bir parçalarıymış gibi pazarlanmakta, daha kötüsü herkesin durumu aynen kabul etmesinde.
Yapay olan bir şey hissedemezken, kaynağı hissetmekten gelen sanatı nasıl yapabilir? Bir makine olduğu için hissiz, dolayısıyla ‘mantıksal’ düşündüğü için en doğru kararları verebileceğine inanılan, ancak sonuçlarına katlanma gibi bir tehlike altında olmayan bir cihaz, ne kadar güvenilir olabilir?
Bizi tanımlayan et ve kemiğimize eşlik eden, görünmeyen ama hissettiren şeyler bizi tanımlarken, kendimizi inkar etmeye ne kadar da hevesliymişiz...
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
EDA SARI
Hissetmeyi Anlatmak
İnsanlar tarih boyunca, hissettiği her şeyi farklı şekillerde ifade etmiştir. Bedenin içinden veya dışından ortaya çıkan acı ve hastalıklardan, görünmez ruhsal yaralara kadar.
Dil, ister sesle ister bedensel hareketlerle olsun, ifade edebilmenin ilk adımıdır. İletişim en basit haliyle, duygunun, düşüncenin hatta acının hissetmeyen, bilmeyen bir diğerine aktarılması, anlamasının sağlanmasıdır ve bu aktarım için bazen karşı karşıya olmaya bile gerek yoktur.
Zihin ve ruhta ortaya çıkan, fiziksel olarak ortaya çıkarken adete bedenin alternatif bir dili haline gelen sanat, estetik kaygılardan öte en etkili iletişim dillerinden biridir. Resim, heykel, müzik, yazı ve daha çok daha fazla metod yoluyla binlerce, milyonlarca sanat eseri, bir kişinin elinden çıkmış ancak belkide o eseri zamanın farklı noktalarında gören milyonlarca insanı farklı şekillerde etkilemiştir.
Binlerce yıl önce mağaralarda çizilmiş duvar resimleri bile bize o resimleri çizen, o dönemde yaşanılan hayata dair bir hikaye anlatırlar. Taş devrindeki av sahneleri kadar sade, antik çağlardan sonra yüzyıllarca devam eden memento mori kadar gerçekçi yada günümüzde duvardaki muza kadar, düşünce ve hissi aktaran yada ortaya çıkaran sanat, bin yıllardır var ve bir insan bir başkasına bir şey anlatmak istediği sürece de var olacak.
Başlangıcından günümüze ise, sanat metod ve çeşitleri arttıkça bazen bazı yolları geride bıraktı, bazısını değiştirip geliştirdi bazende de sıfırdan yenilerini ortaya çıkardı. Ancak insanların içinden gelen çoğu duygu ve hayata sıfırdan başlayarak her yeni günlerinde edindikleri tecrübelerin önemli bir kısmı, ne kadar farklı çağlardan olurlarsa olsunlar, belirli bir benzerliği barındırdı.
Aşk, sevgi, korku, üzüntü, heyecan, endişe, umut ve daha nice duygu, neredeyse her insana programlanmış denebilecek duygulardır. Bu duyguları bizde uyandıran şeyler ise kişiden kişiye, onun hayatına göre değişmektedir. Ancak bu duygulardan birini hissettikten sonra çıkan sonuçlar, çoğu zaman şaşırtıcı derecede benzer olmuştur.
Üzgün olan mutluluğu arar, korkan güveni, seven sevdiği şeyi. Bazen hisseden kişi dışarıya belli etmez, bazen öfke, hırs gibi duygular savaşlar binlercenin öldüğü savaşların başlangıcı olan neden olur.
Bir duygunun vücudumuzun içinde meydana getirdiği biyolojik ve kimyasal hareketler ise kişiden kişiye belli bir oranda değişir ama prensipte aynı kalır. Yaptığımız bir davranıştan sonra çoğu zaman davranışın kendinden daha önemli olan sonuçlar vardır. Ama yinede o anda, insan yinede o davranışı hissettiği duyguya bir tepki olarak yapar.
Tüm bunlar, basit konseptlerin oluşturduğu kompleks bir ağda birleşerek, insanı insan yapar. İnsan yaptığı davranışın başlangıcı, bu davranışın bulunduğu zemin ve nedeni ifade ettiği için, hissettiğini aktarabildiği için insandır. Çoğu hayvan hisseder, belirli bir derecede hem kendi hemde başka türden canlılarla iletişim kurar, ama orada olmadan, yazdığı, çizdiği yada şekil verdiği bir objeyle zamanı aşarak iletişim kurmayı becerisine sadece insan sahiptir.
Böyle ilgi çekici, hayran bırakıcı, eşsiz bir şey, elbette ironik şekilde taklit edilme isteğiylede de karşılaşacaktır.
Efsaneler ve hikayeler, insanların neredeyse anlattığı süre boyunca insanlar kadar, onlara benzeyen ama onlardan olmayanlarda doludur. Akıllı makineler , insan olmayan insanlar hatta, elektriğin bir hayal olduğu dönemlerde bile insan için uzakta ama var olan bir amaç ve istekti.
Günümüzdeki teknoloji, çağlar boyunca var olduğu ‘alet’ işlevini yer yer neredeyse aşmış durumda. Milenyuma girilen dönemde henüz yeni, yayılmaya başlamış ancak hala temkinin tam olarak elden bırakılmadığı bir teknoloji olarak bilgisayarlar ve online dünya, günümüzde bambaşka şekiller almış durumda.
Yeniyetme bilgisayar algoritmaları, sanki insanların varoluşları boyunca eksik hissettikleri bir parçalarıymış gibi pazarlanmakta, daha kötüsü herkesin durumu aynen kabul etmesinde.
Yapay olan bir şey hissedemezken, kaynağı hissetmekten gelen sanatı nasıl yapabilir? Bir makine olduğu için hissiz, dolayısıyla ‘mantıksal’ düşündüğü için en doğru kararları verebileceğine inanılan, ancak sonuçlarına katlanma gibi bir tehlike altında olmayan bir cihaz, ne kadar güvenilir olabilir?
Bizi tanımlayan et ve kemiğimize eşlik eden, görünmeyen ama hissettiren şeyler bizi tanımlarken, kendimizi inkar etmeye ne kadar da hevesliymişiz...