Bir toplumun birlik ve beraberliğinin, gelişmişliğinin seviyesi olarak pek çok şey kriter olarak gösterilebilir. Şehirlerinin ne kadar ihtişamlı şekilde inşa edildiği, ulaşım yollarının ne kadar çeşitli olduğu, insanlarının ne kadar gelişmiş bir teknolojiye sahip olduğu ve halkın zenginliği gibi bazı kriterlerin günümüzde bir toplumun ne kadar gelişmiş olduğunu gösterdiği kabul edilir.
Halbuki bir toplumun toplum olmasının asıl sebebi ilk olarak güvenliktir. Bu nedenle bir toplumun gelişmişliğinin tek gerçek ölçeği her üyesinin kendini ne kadar güvende hissettiği olabilir.
Tarih öncesinden günümüze, insanların ilk bir araya gelişleri her üyenin korunması ve hayatta kalmak için gerekli iş yükünün paylaşılması çevresinde olmuştur. Bu grupların üyeleri sanıldığının aksine en güçlünün hayatta kalması üzerine kurulu da değildi. Bulunan arkeolojik kalıntılar da bunu desteklemektedir. Antropolog Margaret Mead ünlü anektodunda, tarihte medeniyetin aslında uyluğu kırılan bir kişinin, o iyileşene kadar ona bakan ve geride bırakmayan bir topluluğun içinde olması ile başladığını söyler.
Tarih boyunca insanlar hem bedenen hemde zihinsel olarak her zaman çalışmışlardır. Sadece günlük hayatın devamı için bile, ağır bir fiziksel çalışma çoğu insan için hayatın en normal gerçeği olmuştur. Günümüzde bile, sürekli çalışma ve üretme üzerine kurulu bir ekonomik sistemde, parasal bir değer üretmeyen yada üretemeyen her şey- canlı yada cansız, sistem tarafından değersiz ve yük olarak tanımlanmaktadır.
Bu nedenle ya tarlada yada ofiste, dönemin şartları ne ise, o düzene katılamayan kişiler bazen toplumdan dışlanmış, geride bırakılmıştır. Bu ayrımın şiddeti dönem ve yere göre de değişim göstermiş, günümüze bile ne yazık ki çoğu yerde bu durum farklı seviyelerde devam etmektedir.
Engelliliğin tanımı kısaca doğuştan yada daha sonra yaşanan fiziksel yada zihinsel beceri kaybı nedeniyle toplumsal yaşama uyum sağlayamama, bu yönde yardıma ihtiyaç duymaktır. Her ne kadar genel olarak bir engellilik bariz şekilde görünen ve bireyi tamamen yardıma muhtaç eden şeyler olarak görülse de, herhangi bir beceri yardımına ihtiyaç duyan her birey aslında bu gruba dahildir.
Genel olarak ortalama sağlık ve beceri yetişkin ve sağlıklı bir insanı temel almaktadır. Bu nedenle bu sınırın altında olan, herhangi bir engel yardımı alan her birey aslında engelli kategorisine girer. Basit bir gözlük yada ilaç yardımı, çoğu kişinin ‘sağlıklı’ kraterlerini karşılamasına yettiğinden, bu kişiler toplumda genel olarak engelli sınıfında görülmez.
Ancak bu durumların kötüleşmesi olasılığı yada engelliliğin bir trafik kazası kadar ötede olduğu gerçeği her zaman oradadır. Ayrıca yaşlılık ve getirdiği komplikasyonlar, çoğu zaman genç hayatında hiç bir sıkıntı yaşamamış birisinin bile, aslında toplumun ne kadar engellerle dolu olduğunu anlamaya başladığı bir durumdur.
Antik ve orta çağlarda engelli doğan çocukların daha bebekken öldürüldükleri, içlerine şeytan girdiğine dair hurafelerin olduğu inanışlar mevcuttu. Modern zamanlarda bile batıda ‘çirkin yasaları’ engelli bireylerin toplumsal alanlarda var olmasını bile yasaklamaktaydı. Bu insanların doğdukları yerde kapalı kapılar ardında gözden uzak şekilde yaşaması demekti- elbette daha küçükken öldürülmedilerse.
Bu pratikler batıda büyük ölçüde benzer şekilde ilerlerken, bizim tarihimizde engelli bireylerin bağımsızlığı için ekonomik ve sosyal yardımlar cumhuriyet öncesi Osmanlı’dan beri süregelmiş uygulamalar yapılmaktaydı. Engelli bireylere devlet tarafından maaş ve istihdam fırsatları, batıda 20. yüzyılda başlayan sosyal hareketlerden çok öncesinden beri bizim kültürümüzde uygulanmıştır.
Böyle bir geçmişe rağmen ne yazık ki günümüzde bile hala engelli bireylere bazı önyargıların mevcut olduğu inkar edilemez. Bir toplumun en önemli görev ve varoluş sebebi olarak her üyesinin onurlu, özgür ve güvenli bir yaşam sürmesi için gerekli şartlar karşılanmalıdır.
Bu çabaların kaynağı her sağlıklı bireyin de bir engelli adayı olması düşüncesinden değil, toplum bilinci ve şefkatinden olmalıdır. Tarih öncesinden beri medeniyeti medeniyet yapan, insanın yanındaki yoldaşını geride bırakmaması, her üyesinin insanca yaşayabileceği bir dünya inşa etmesidir. Görkemli şehir ve teknolojilerin değeri, ancak her bireyin aynı kaldırımda aynı rahatlıkla yürümesi ile ölçülebilir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
EDA SARI
Engeller
Bir toplumun birlik ve beraberliğinin, gelişmişliğinin seviyesi olarak pek çok şey kriter olarak gösterilebilir. Şehirlerinin ne kadar ihtişamlı şekilde inşa edildiği, ulaşım yollarının ne kadar çeşitli olduğu, insanlarının ne kadar gelişmiş bir teknolojiye sahip olduğu ve halkın zenginliği gibi bazı kriterlerin günümüzde bir toplumun ne kadar gelişmiş olduğunu gösterdiği kabul edilir.
Halbuki bir toplumun toplum olmasının asıl sebebi ilk olarak güvenliktir. Bu nedenle bir toplumun gelişmişliğinin tek gerçek ölçeği her üyesinin kendini ne kadar güvende hissettiği olabilir.
Tarih öncesinden günümüze, insanların ilk bir araya gelişleri her üyenin korunması ve hayatta kalmak için gerekli iş yükünün paylaşılması çevresinde olmuştur. Bu grupların üyeleri sanıldığının aksine en güçlünün hayatta kalması üzerine kurulu da değildi. Bulunan arkeolojik kalıntılar da bunu desteklemektedir. Antropolog Margaret Mead ünlü anektodunda, tarihte medeniyetin aslında uyluğu kırılan bir kişinin, o iyileşene kadar ona bakan ve geride bırakmayan bir topluluğun içinde olması ile başladığını söyler.
Tarih boyunca insanlar hem bedenen hemde zihinsel olarak her zaman çalışmışlardır. Sadece günlük hayatın devamı için bile, ağır bir fiziksel çalışma çoğu insan için hayatın en normal gerçeği olmuştur. Günümüzde bile, sürekli çalışma ve üretme üzerine kurulu bir ekonomik sistemde, parasal bir değer üretmeyen yada üretemeyen her şey- canlı yada cansız, sistem tarafından değersiz ve yük olarak tanımlanmaktadır.
Bu nedenle ya tarlada yada ofiste, dönemin şartları ne ise, o düzene katılamayan kişiler bazen toplumdan dışlanmış, geride bırakılmıştır. Bu ayrımın şiddeti dönem ve yere göre de değişim göstermiş, günümüze bile ne yazık ki çoğu yerde bu durum farklı seviyelerde devam etmektedir.
Engelliliğin tanımı kısaca doğuştan yada daha sonra yaşanan fiziksel yada zihinsel beceri kaybı nedeniyle toplumsal yaşama uyum sağlayamama, bu yönde yardıma ihtiyaç duymaktır. Her ne kadar genel olarak bir engellilik bariz şekilde görünen ve bireyi tamamen yardıma muhtaç eden şeyler olarak görülse de, herhangi bir beceri yardımına ihtiyaç duyan her birey aslında bu gruba dahildir.
Genel olarak ortalama sağlık ve beceri yetişkin ve sağlıklı bir insanı temel almaktadır. Bu nedenle bu sınırın altında olan, herhangi bir engel yardımı alan her birey aslında engelli kategorisine girer. Basit bir gözlük yada ilaç yardımı, çoğu kişinin ‘sağlıklı’ kraterlerini karşılamasına yettiğinden, bu kişiler toplumda genel olarak engelli sınıfında görülmez.
Ancak bu durumların kötüleşmesi olasılığı yada engelliliğin bir trafik kazası kadar ötede olduğu gerçeği her zaman oradadır. Ayrıca yaşlılık ve getirdiği komplikasyonlar, çoğu zaman genç hayatında hiç bir sıkıntı yaşamamış birisinin bile, aslında toplumun ne kadar engellerle dolu olduğunu anlamaya başladığı bir durumdur.
Antik ve orta çağlarda engelli doğan çocukların daha bebekken öldürüldükleri, içlerine şeytan girdiğine dair hurafelerin olduğu inanışlar mevcuttu. Modern zamanlarda bile batıda ‘çirkin yasaları’ engelli bireylerin toplumsal alanlarda var olmasını bile yasaklamaktaydı. Bu insanların doğdukları yerde kapalı kapılar ardında gözden uzak şekilde yaşaması demekti- elbette daha küçükken öldürülmedilerse.
Bu pratikler batıda büyük ölçüde benzer şekilde ilerlerken, bizim tarihimizde engelli bireylerin bağımsızlığı için ekonomik ve sosyal yardımlar cumhuriyet öncesi Osmanlı’dan beri süregelmiş uygulamalar yapılmaktaydı. Engelli bireylere devlet tarafından maaş ve istihdam fırsatları, batıda 20. yüzyılda başlayan sosyal hareketlerden çok öncesinden beri bizim kültürümüzde uygulanmıştır.
Böyle bir geçmişe rağmen ne yazık ki günümüzde bile hala engelli bireylere bazı önyargıların mevcut olduğu inkar edilemez. Bir toplumun en önemli görev ve varoluş sebebi olarak her üyesinin onurlu, özgür ve güvenli bir yaşam sürmesi için gerekli şartlar karşılanmalıdır.
Bu çabaların kaynağı her sağlıklı bireyin de bir engelli adayı olması düşüncesinden değil, toplum bilinci ve şefkatinden olmalıdır. Tarih öncesinden beri medeniyeti medeniyet yapan, insanın yanındaki yoldaşını geride bırakmaması, her üyesinin insanca yaşayabileceği bir dünya inşa etmesidir. Görkemli şehir ve teknolojilerin değeri, ancak her bireyin aynı kaldırımda aynı rahatlıkla yürümesi ile ölçülebilir.