Sinema bir asırdan uzun serüveninde pek çok farklı yönde iniş çıkışlar yaşamış, şekilden şekile girmiştir. Bu değişimler teknolojik imkanların sürekli gelişmesinden, kültürel ve ekonomik dalgalanmalara kadar pek çok farklı nedenden kaynaklanmış ancak değişmeyen tek şey, çoğu endüstride olduğu gibi değişim- ve elde edilen kârın önceliği olmuştur.
Hangi türden olursa olsun, sanat dallarıyla uğraşmak insanlar için aslında bir lüks değil, temel davranışlardan biridir. İnsanın temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra tatmin edici bir yaşam sürmesi için gerekli olan şeylerden biridir. Ancak ne yazık ki içinde yaşadığımız ekonomik sistemler günümüzde ‘sanat için sanat’ı neredeyse imkansız kılmakta, sinemada nispeten pahalı bir sanat olarak, bu durumdan muzdariptir.
Bir film çekmek kameranın icadından beri her dönemde farklı zorluk ve sıkıntıları da beraberinde getirmiştir. Ortalama bir filmin çekimi için bile teknik ekipmanın, setlerin, oyuncuların ve daha pek çok ihtiyacın hem ekonomik karşılığı hemde organizasyonu oldukça karmaşık ve masraflı bir iştir. Evet günümüzde telefonlarımızla bile bir film çekmek mümkün, ancak biraz profesyonel bir seviyeye geçmeye çalışıldığında bir anda iş çok daha karmaşık hale geliyor.
Bu nedenle sinemanın altın çağından günümüze, bir filmin masrafını çıkarması ve kâr etmesi o filmde çalışan, herhangi bir şekilde yatırım yapan herkesin beklenti ve düşüncelerinde önemli bir yer tutuyor. Sinemayı en çok etkileyen dönemleri, çoğunlukla buradan ortaya çıkıyor.
Örneğin stüdyo sistemi, 20. yüzyılın ilk yarısında sinemanın nasıl işlediğini belirleyen, bugün popüler kültürde sinema deyince aklımıza gelen çoğu film ve oyuncuyu bugün hatırladığımız isimler yapan sistemdi. Burada her yönetmen, yazar, senaryo ve oyuncunun yetenekleri ve vaad ettiği sanatsal değerin yanında bu filmin masrafını çıkarma ve kâra geçme olasılıkları da tartışılmaktaydı. Ve bir yönden bu ‘olasılık ve risk’ tahminlerini yok etmek amacıyla bu sistem kurulmuş, başarı bir olasılık oyunu değil, adeta laboratuvarda tasarlanan bir yaratıktı.
Bir oyuncunun ünlülüğü, oynayacağı roller, basında nasıl bir karakterle öne çıkacağı ve daha pek çok şey, sinemanın kontrolünü elinde tutan ‘büyükler’ tarafından belirlenmekteydi. Seyirciyi hangi oyuncunun hangi rolde sinema salonlarına çektiğinin analiz edilmesi çoğu zaman o kişinin kariyerini belirleyen şeydi. Eğer romantik rollerde oynadığınızda filminiz gelir getiriyor, başka bir türde oynadığınızda para kaybediyorsa, eğer oyunculuğa devam etmek istiyorsanız ister istemez size verilen o ‘tip’ karakteri oynamak zorundaydınız.
Bu sistem uzun bir süre bağımsız yapımların başarı kazanmasını, hatta doğrudan yapılmasını engellemiştir. Yönetmenler, yazarlar ve oyuncular, farklı ve yeni teknikler, hikayeler yada roller isteyip, sinemanın sanatsal potansiyeline eğilmek isteseler de, stüdyo sistemi bitene kadar bu oldukça zor bir durumdu.
Bugün aynı sistem değilse de, yine aynı motivasyona sahip bir sistem hala işlemekte. Her ne kadar stüdyoların onlara olan karşıtlığı ve umursamazlığına rağmen yeni ‘indie’ filmler beklenmedik başarılar kazanmakta.
Obsession, birkaç gün önce 1 milyon dolar altında bütçeyle çekilen ve en çok kâr elde eden film ünvanını aldı. Yaklaşık 750 bin dolar bütçesiyle, ki herhangi bir Marvel filminin sahip olduğu yüzlerce milyonlarla karşılaştırıldığında, devenin yaninda karınca kalacak bir oran, 400 milyon dolardan fazla hasılat elde etti.
Bir anda yılın en beklenmedik viral başarısından sonra ise oyuncuların, yönetmenin ve şey çalışanlarının bu başarı öncesinde aldıkları ücretler ise insanın başını döndürüyor. Öyle ki, başrol oyuncusu Inde Navarrette, filmden sonra köpek gezdiriciliği ve çevrimiçi oyunlar yayınlayarak geçimini sağlamış. Filmin sanat yönetmeni ise tarihteki en kârlı filmlerinden biri için asgari ücret almış.
Bağımsız olmasına ve küçük bütçesine rağmen yine ‘şirket büyükleri’ baskısını da hissetmiş, yönetmenin şahsi fikrimce filmin en önemli noktasını değiştirerek, ‘daha güvenli’ bir hale getirmesini bile istemişler.
Parayı veren düdüğü çalar, evet. Ancak işler bir sanat dalından para kazanmaya geldiğinde artık değişmeli. Neredeyse her seviyeden çalışanların sevgi ve tutkuları ile ayakta tuttuğu, zar zor kendini farklı yan işlerle geçindirmesine rağmen hala yeni, samimi olan sanata güven ne yazık ki hala eksik.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
EDA SARI
Düdüğü Çalanlar
Sinema bir asırdan uzun serüveninde pek çok farklı yönde iniş çıkışlar yaşamış, şekilden şekile girmiştir. Bu değişimler teknolojik imkanların sürekli gelişmesinden, kültürel ve ekonomik dalgalanmalara kadar pek çok farklı nedenden kaynaklanmış ancak değişmeyen tek şey, çoğu endüstride olduğu gibi değişim- ve elde edilen kârın önceliği olmuştur.
Hangi türden olursa olsun, sanat dallarıyla uğraşmak insanlar için aslında bir lüks değil, temel davranışlardan biridir. İnsanın temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra tatmin edici bir yaşam sürmesi için gerekli olan şeylerden biridir. Ancak ne yazık ki içinde yaşadığımız ekonomik sistemler günümüzde ‘sanat için sanat’ı neredeyse imkansız kılmakta, sinemada nispeten pahalı bir sanat olarak, bu durumdan muzdariptir.
Bir film çekmek kameranın icadından beri her dönemde farklı zorluk ve sıkıntıları da beraberinde getirmiştir. Ortalama bir filmin çekimi için bile teknik ekipmanın, setlerin, oyuncuların ve daha pek çok ihtiyacın hem ekonomik karşılığı hemde organizasyonu oldukça karmaşık ve masraflı bir iştir. Evet günümüzde telefonlarımızla bile bir film çekmek mümkün, ancak biraz profesyonel bir seviyeye geçmeye çalışıldığında bir anda iş çok daha karmaşık hale geliyor.
Bu nedenle sinemanın altın çağından günümüze, bir filmin masrafını çıkarması ve kâr etmesi o filmde çalışan, herhangi bir şekilde yatırım yapan herkesin beklenti ve düşüncelerinde önemli bir yer tutuyor. Sinemayı en çok etkileyen dönemleri, çoğunlukla buradan ortaya çıkıyor.
Örneğin stüdyo sistemi, 20. yüzyılın ilk yarısında sinemanın nasıl işlediğini belirleyen, bugün popüler kültürde sinema deyince aklımıza gelen çoğu film ve oyuncuyu bugün hatırladığımız isimler yapan sistemdi. Burada her yönetmen, yazar, senaryo ve oyuncunun yetenekleri ve vaad ettiği sanatsal değerin yanında bu filmin masrafını çıkarma ve kâra geçme olasılıkları da tartışılmaktaydı. Ve bir yönden bu ‘olasılık ve risk’ tahminlerini yok etmek amacıyla bu sistem kurulmuş, başarı bir olasılık oyunu değil, adeta laboratuvarda tasarlanan bir yaratıktı.
Bir oyuncunun ünlülüğü, oynayacağı roller, basında nasıl bir karakterle öne çıkacağı ve daha pek çok şey, sinemanın kontrolünü elinde tutan ‘büyükler’ tarafından belirlenmekteydi. Seyirciyi hangi oyuncunun hangi rolde sinema salonlarına çektiğinin analiz edilmesi çoğu zaman o kişinin kariyerini belirleyen şeydi. Eğer romantik rollerde oynadığınızda filminiz gelir getiriyor, başka bir türde oynadığınızda para kaybediyorsa, eğer oyunculuğa devam etmek istiyorsanız ister istemez size verilen o ‘tip’ karakteri oynamak zorundaydınız.
Bu sistem uzun bir süre bağımsız yapımların başarı kazanmasını, hatta doğrudan yapılmasını engellemiştir. Yönetmenler, yazarlar ve oyuncular, farklı ve yeni teknikler, hikayeler yada roller isteyip, sinemanın sanatsal potansiyeline eğilmek isteseler de, stüdyo sistemi bitene kadar bu oldukça zor bir durumdu.
Bugün aynı sistem değilse de, yine aynı motivasyona sahip bir sistem hala işlemekte. Her ne kadar stüdyoların onlara olan karşıtlığı ve umursamazlığına rağmen yeni ‘indie’ filmler beklenmedik başarılar kazanmakta.
Obsession, birkaç gün önce 1 milyon dolar altında bütçeyle çekilen ve en çok kâr elde eden film ünvanını aldı. Yaklaşık 750 bin dolar bütçesiyle, ki herhangi bir Marvel filminin sahip olduğu yüzlerce milyonlarla karşılaştırıldığında, devenin yaninda karınca kalacak bir oran, 400 milyon dolardan fazla hasılat elde etti.
Bir anda yılın en beklenmedik viral başarısından sonra ise oyuncuların, yönetmenin ve şey çalışanlarının bu başarı öncesinde aldıkları ücretler ise insanın başını döndürüyor. Öyle ki, başrol oyuncusu Inde Navarrette, filmden sonra köpek gezdiriciliği ve çevrimiçi oyunlar yayınlayarak geçimini sağlamış. Filmin sanat yönetmeni ise tarihteki en kârlı filmlerinden biri için asgari ücret almış.
Bağımsız olmasına ve küçük bütçesine rağmen yine ‘şirket büyükleri’ baskısını da hissetmiş, yönetmenin şahsi fikrimce filmin en önemli noktasını değiştirerek, ‘daha güvenli’ bir hale getirmesini bile istemişler.
Parayı veren düdüğü çalar, evet. Ancak işler bir sanat dalından para kazanmaya geldiğinde artık değişmeli. Neredeyse her seviyeden çalışanların sevgi ve tutkuları ile ayakta tuttuğu, zar zor kendini farklı yan işlerle geçindirmesine rağmen hala yeni, samimi olan sanata güven ne yazık ki hala eksik.