Sonbahara girdiğimiz şu günler aynı zamanda ayın da en aydınlık, karanlık gökyüzünde en güzel şekilde parladığı günlerden biri oldu.
Geçmişte ayın ve özellikle dolunayın mit ve efsanelerde oldukça önemli bir payı olmuştur. Astroloji, simya ve mitolojide gümüş ve ay birbirlerinin sembolü olmuşlar, saflığı temsil ettikleri kadar ‘diğer’ olan, doğaya fazla yakın olan büyü ve canavarların efsanelerinde de kendini göstermiştir.
Bu efsanelerin en bilinen iki tanesi vampir ve kurt adamlardır. Geçmişten beri köyünde, şehrinde doğa ile kendi arasında belirgin bir çizgi çekmiş olan sıradan insanların bilinmeyen yerden veya kimseden gelebilecek olan tehlikeye karşı duyduğu korkunun ürünü, vücut bulmuş halleridir.
Doğaya şimdiden çok daha yakın bir yaşamın yanında, elbette insanın kendi hayal gücü de bu mitlerin gelişmesinde rol oynamıştır. Duygularımız, düşüncelerimiz, hayallerimiz ve korkularımız, hepsi kendi içimizden doğan hisler kadar yaşadığımız çevreden de etkilenir. Bu etkiler altında uğradıkları baskı yada destek, bu hislerin ne şekilde kendini gösterdiğini de doğrudan etkiler. Hayal gücünün neredeyse limitsiz fikirleri de buna eklendiğinde, yüzyıllardır bir ateş etrafında anlatılan hikayelerden bugün siyah ekranlarda izlediğimiz film ve dizilere kadar yüzlerce farklı şekilde, binlerce kez tekrar tekrar anlatılan hikayeler olmuşlardır.
İnsanların en içgüdüsel istekleri her çoğu canlıda olduğu gibi ilk başta hayatta kalmak, daha sonrasında da sosyal dinamik ve hiyerarşilerde kendine bir yer edinmektedir. Herkes bu iki şey için dışarıya belli etsin etmesin, bir ihtiyaç ve kaybetme korkusu duyar ve buna göre hareket eder. Bu endişeleri saklamakta ve amacını ‘eforsuz’ bir biçimde elde etmekte zorlanan kişiler ise, her ne kadar çoğu kişi bu duyguları paylaşsa da ‘diğer’ konumuna düşebilirler.
Diğer, öteki, yaban… pek çok farklı kelime ile adlandırılsa bile, anlamı, temsil ettiği kişilik çoğu zaman aynı. Kurt adam özellikle bu konuda en öne çıkan figürlerden. Roma döneminde kıyafetini -medeniyetini- üzerinden yırtarak atıp, ormana kaçan ‘dost görünen tehlike’ tipi kurt adamdan, bugün liseli problemlerinin içinde boğulan, bir ergenlik metaforu olan tiplere kadar, herhangi bir nedenle kendini topluma ait hissetmeyen, yada topluma bir ‘tehlike’ olduğu düşünülen her karakterin giyebileceği bir kostüm.
Bu kurgusal ve kültürel analizlerin yanında, kurdun kendisinin insan üzerinde uyandırdığı korkunun da özel bir katkısı var. Pek çok kültürde önemli bir sembol ve motif olan kurdun özellikle Türk tarihindeki rolü, bugün modern yaşamın nimet ve güvenliği ile birleştiğinde bu hayvana sadece asilliği ve gücü yönüyle bakıp hayran olmak çok daha kolay. Ama geçmişte kurtlar tek yada sürü halinde, insanların hayatındaki en büyük korkulardan biriydi.
Bu durum kurdun en ‘normal’ halinde bile böyleyken, tarihin en ölümcül ve tehlikeli hastalıklarından biri ile birleştiğinde, bugün çıkabilen herhangi bir kurt adam senaryosundan çok daha korkunç bir durum ortaya çıkartabiliyordu.
Kuduz olmuş kurt, yapabileceği zarar ve davranışları ile bir zombiyi aratmayan, ancak gerçekten var olan bir tehlikeydi.
Sağlıklı, özellikle bir stres altında olmayan bir kurt çoğu vahşi hayvan gibi insan görünce kaçar. Kuduz kapmış bir kurt içinse bu durum tam tersidir. Bilerek insanların ve hayvanların olduğu bölgelere yönelen, önüne çıkar her canlıya bilerek saldıran ama çoğu zaman öldürmeden yoluna devam eden bir yaratık.
Bir kurdun sahip olduğu çeviklik ve dayanıklılık ile, bir köyden diğerine haberin gidebileceğinden daha kısa sürede, gidebileceği kadar giderek sayısız yerleşim yerinde hastalığı bulaştırıp insanlara saldıran, arkasında sayısız yaralı ve eski dönemde sadece ölümü beklemek zorunda kalan insan ve hayvanlar..
6 Temmuz 1885 yılında, Joseph Meister isimli küçük bir çocuk, kuduz bir köpek tarafından ısırılmış, annesinin oğlunu üç gün sonra şehire, Louis Pasteur’e yetiştirmesi ile aşının ilk kez uygulanması gerçekleşmiş, tarihte ilk defa bir kuduz hastası tedavi edilmiştir.
Bu tarihten günümüze yapılan pek çok araştırma ve aşılama ile, günümüzde kuduz hastalığı ile ölüm artık çok daha nadir yaşanmakta. Bu yine de hastalığın artık bir tehlike olmadığı anlamına gelmemekte. Kuduz vakalarının en önemli noktası ilk bulaşmadan sonraki erken dönemde, virüsün hayatı organlara ulaşmadan aşı ile etkisiz hale getirilmesi ile mümkündür. Bu kritik dönemin kaçırılması durumunda çoğu zaman ölüm kaçınılmazdır.
28 Eylül 1985’te, bu hastalıkla mücadelede en önemli karakterlerden biri olan Louis Pasteur hayatını kaybetti. Günümüzde her 28 Eylül’de Dünya Kuduz Günü’nde hem geçmişin korkularından birini yenmekte büyük emeği geçen bir kişiyi anmakta ve hala tehlikesini korumakta olan bu hastalık için uyarılara devam etmekteyiz.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
EDA SARI
Dolunay
Dolunay
Sonbahara girdiğimiz şu günler aynı zamanda ayın da en aydınlık, karanlık gökyüzünde en güzel şekilde parladığı günlerden biri oldu.
Geçmişte ayın ve özellikle dolunayın mit ve efsanelerde oldukça önemli bir payı olmuştur. Astroloji, simya ve mitolojide gümüş ve ay birbirlerinin sembolü olmuşlar, saflığı temsil ettikleri kadar ‘diğer’ olan, doğaya fazla yakın olan büyü ve canavarların efsanelerinde de kendini göstermiştir.
Bu efsanelerin en bilinen iki tanesi vampir ve kurt adamlardır. Geçmişten beri köyünde, şehrinde doğa ile kendi arasında belirgin bir çizgi çekmiş olan sıradan insanların bilinmeyen yerden veya kimseden gelebilecek olan tehlikeye karşı duyduğu korkunun ürünü, vücut bulmuş halleridir.
Doğaya şimdiden çok daha yakın bir yaşamın yanında, elbette insanın kendi hayal gücü de bu mitlerin gelişmesinde rol oynamıştır. Duygularımız, düşüncelerimiz, hayallerimiz ve korkularımız, hepsi kendi içimizden doğan hisler kadar yaşadığımız çevreden de etkilenir. Bu etkiler altında uğradıkları baskı yada destek, bu hislerin ne şekilde kendini gösterdiğini de doğrudan etkiler. Hayal gücünün neredeyse limitsiz fikirleri de buna eklendiğinde, yüzyıllardır bir ateş etrafında anlatılan hikayelerden bugün siyah ekranlarda izlediğimiz film ve dizilere kadar yüzlerce farklı şekilde, binlerce kez tekrar tekrar anlatılan hikayeler olmuşlardır.
İnsanların en içgüdüsel istekleri her çoğu canlıda olduğu gibi ilk başta hayatta kalmak, daha sonrasında da sosyal dinamik ve hiyerarşilerde kendine bir yer edinmektedir. Herkes bu iki şey için dışarıya belli etsin etmesin, bir ihtiyaç ve kaybetme korkusu duyar ve buna göre hareket eder. Bu endişeleri saklamakta ve amacını ‘eforsuz’ bir biçimde elde etmekte zorlanan kişiler ise, her ne kadar çoğu kişi bu duyguları paylaşsa da ‘diğer’ konumuna düşebilirler.
Diğer, öteki, yaban… pek çok farklı kelime ile adlandırılsa bile, anlamı, temsil ettiği kişilik çoğu zaman aynı. Kurt adam özellikle bu konuda en öne çıkan figürlerden. Roma döneminde kıyafetini -medeniyetini- üzerinden yırtarak atıp, ormana kaçan ‘dost görünen tehlike’ tipi kurt adamdan, bugün liseli problemlerinin içinde boğulan, bir ergenlik metaforu olan tiplere kadar, herhangi bir nedenle kendini topluma ait hissetmeyen, yada topluma bir ‘tehlike’ olduğu düşünülen her karakterin giyebileceği bir kostüm.
Bu kurgusal ve kültürel analizlerin yanında, kurdun kendisinin insan üzerinde uyandırdığı korkunun da özel bir katkısı var. Pek çok kültürde önemli bir sembol ve motif olan kurdun özellikle Türk tarihindeki rolü, bugün modern yaşamın nimet ve güvenliği ile birleştiğinde bu hayvana sadece asilliği ve gücü yönüyle bakıp hayran olmak çok daha kolay. Ama geçmişte kurtlar tek yada sürü halinde, insanların hayatındaki en büyük korkulardan biriydi.
Bu durum kurdun en ‘normal’ halinde bile böyleyken, tarihin en ölümcül ve tehlikeli hastalıklarından biri ile birleştiğinde, bugün çıkabilen herhangi bir kurt adam senaryosundan çok daha korkunç bir durum ortaya çıkartabiliyordu.
Kuduz olmuş kurt, yapabileceği zarar ve davranışları ile bir zombiyi aratmayan, ancak gerçekten var olan bir tehlikeydi.
Sağlıklı, özellikle bir stres altında olmayan bir kurt çoğu vahşi hayvan gibi insan görünce kaçar. Kuduz kapmış bir kurt içinse bu durum tam tersidir. Bilerek insanların ve hayvanların olduğu bölgelere yönelen, önüne çıkar her canlıya bilerek saldıran ama çoğu zaman öldürmeden yoluna devam eden bir yaratık.
Bir kurdun sahip olduğu çeviklik ve dayanıklılık ile, bir köyden diğerine haberin gidebileceğinden daha kısa sürede, gidebileceği kadar giderek sayısız yerleşim yerinde hastalığı bulaştırıp insanlara saldıran, arkasında sayısız yaralı ve eski dönemde sadece ölümü beklemek zorunda kalan insan ve hayvanlar..
6 Temmuz 1885 yılında, Joseph Meister isimli küçük bir çocuk, kuduz bir köpek tarafından ısırılmış, annesinin oğlunu üç gün sonra şehire, Louis Pasteur’e yetiştirmesi ile aşının ilk kez uygulanması gerçekleşmiş, tarihte ilk defa bir kuduz hastası tedavi edilmiştir.
Bu tarihten günümüze yapılan pek çok araştırma ve aşılama ile, günümüzde kuduz hastalığı ile ölüm artık çok daha nadir yaşanmakta. Bu yine de hastalığın artık bir tehlike olmadığı anlamına gelmemekte. Kuduz vakalarının en önemli noktası ilk bulaşmadan sonraki erken dönemde, virüsün hayatı organlara ulaşmadan aşı ile etkisiz hale getirilmesi ile mümkündür. Bu kritik dönemin kaçırılması durumunda çoğu zaman ölüm kaçınılmazdır.
28 Eylül 1985’te, bu hastalıkla mücadelede en önemli karakterlerden biri olan Louis Pasteur hayatını kaybetti. Günümüzde her 28 Eylül’de Dünya Kuduz Günü’nde hem geçmişin korkularından birini yenmekte büyük emeği geçen bir kişiyi anmakta ve hala tehlikesini korumakta olan bu hastalık için uyarılara devam etmekteyiz.