Bugün yeni bir haftaya başladık. Yeni olasılıklarla, potansiyel dolu bir başlangıç yada geçen haftanın yeniden bir tekrarı bizi bekliyor. Hangi yönde gerçekleşeceğini ilerledikçe göreceğiz ancak kesin olan şey bugün yeniden bir başlama çizgisindeyiz. Ne zamanda nerede olduğumuz belli, peki nasıl olduğumuzun cevabı nedir öyleyse?
Sürekli devam eden, doğru düzgün durmayan hayat yaşıyoruz hepimiz. Molada yada tatilde bile olsak, o an yapmamız gereken bir görevimiz yoksa bile, sonraki yapılacakların planlanması ile fiziksel değilsek zihnen meşgulüz. Bu durumun hepimizin hayatındaki yaygınlığından dolayı git gide daha normal ve olağan bir şeymiş gibi algılanıyor. İçinde bulunduğumuz kültürde bu zararlı düşünce yapısına malzeme veriyor. Sürekli çalışmak, hatta dinlenme ve eğlenceye ayrılması gereken süreden çalınması olumlu, hatta olması gerekenmiş gibi sunuluyor.
Öyle ki dinlenmeyi istemek, sürekli bir yorgunluk halinde olmaktan kurtulma yolları aramak, hatta bunu sadece dile getirmek bile bazı toksik ortamlarda o kişinin ‘tembel’ yaftasını yemesi için yeterli oluyor. Bu iş, okul veya başka bir ortam olmuş olsa da, emek sarf etmenin konu olduğu her durumda tartışılmakta.
Yaşadığımız günün, haftanın ve yılların bariz şekilde sınırları var. Bir günün içinde ne kadar çalışmaya ağırlık verilirse verilsin sadece 24 saat var. Bu 24 saatin ne kadarının çalışma ne kadarının dinlenmeye ayrıldığı sorusu çoğu zaman basit bir saat ayrımı ile yapılsa da, sadece iş yada okula gitmenin, yapılacak şey için gereken ön hazırlanmanın yada sonrasında çıkabilecek ek problemlerin çözümü bu süreye çoğu zaman eklenmiyor.
Bugünün çalışma düzenine temel oluşturan 8 saat iş, 8 saat dinlenme, 8 saat uyku düzeni bile artık çoğu kişi için bir hayal haline geldi. Halbuki bu minimum plan bile toplumun çoğu için uygun olmayan bir plan. 8 saat iş bölümüne iş yerine ulaşım ve dönüş dahil edilmemekte, çoğu iş yerinde resmi olmasa bile sosyal baskı ile ek işlerinde yaptırıldığı da ayrı bir sorun.
Buradan sonrasında kalan boş zamanında ne kadar boş olduğu tartışılır. Bu program yapıldığında baz alınan çalışan evli olduğu varsayılarak evinde herhangi bir ev işi ya da yemek yapmasına gerek olmayan ve cinsiyeti erkek olan bir çalışandı. Dolayısıyla hem biyolojik hemde sosyal açıdan toplumun tamamına uyan bir durum değildi.
Bugün bile çalışan kadınların yaptıkları evliliklerde ev işlerinde de daha çok, kimi zaman tüm sorumluluğa sahip olduğu hepimizin bildiği bir gerçek. Üstelik çoğu zaman sosyal baskı bunu görmezden gelmekle kalmayıp, sorunun çözümü olarak eşit olmayan beklentilerin düzeltilmesindense, kadının kazandığı ekonomik özgürlüğün elinden alınması yönünde oluyor.
Halbuki burada çıkarılması gereken sonuç erkek bile olsa, evde hali hazırda çalışan bir kişinin yokluğunda bu planın uzun vadede uygulanabilir olmadığı. Çünkü bekar bir erkek ya da kadında kaldığı evin işlerini yapması gerektiğinde, ‘boş zaman’ dilimi çabucak doluveriyor.
8 saat uyku da çoğu kişi için bir genelleme, herkes için 8 saat yeterli olmayabilir. Üstüne diğer iş diliminden boş zamana kayan fazlalığın, domino etkisi ile uyku dilimine kadar etkilemesi kaçınılmaz oluyor. Ayrınca yine kadınlar için fazladan bir dezavantaj olarak, genel olarak kadınların 8 saatten daha fazla uykuya ihtiyaç duyduklarına ve yaşanabilecek bir uyku kaybına daha duyarlı olduklarına dair araştırmalar var.
En sonunda sonuç iş ve dinlenmenin sosyal hayatı, iş ve sosyal hayatında uykuyu bitirdiği denklemine geliyor. Uyku ve sosyal hayatın özellikle yaşadığımız ekonomide az iş yada işsizlik durumunda mümkün olması zaten mümkün değil.
Dinlenme ve eğlence her kişinin hem bedensel hemde zihinsel sağlığı için çok önemli. Bu ihtiyacın karşılanmaması halinde, aslında vücudumuz bize dinlenmemizi istediği sinyalleri yolluyor. Ancak hem sosyal hemde ekonomik nedenlerle biz bu sinyalleri duymamakta ısrar ediyoruz.
Sonunda ortaya çıkan durum kronik olarak yorgun bir toplum oluyor. Bunu bir de sorunların sistemsel değil, kişisel kaynaklı olduğunda ısrar eden bir kültür ile birleşmesi ile de sorunlar toplumsal boyutta bir kronik bir hastalığa dönüşüyor adeta.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
EDA SARI
Dinlenmeyi Dinle
Bugün yeni bir haftaya başladık. Yeni olasılıklarla, potansiyel dolu bir başlangıç yada geçen haftanın yeniden bir tekrarı bizi bekliyor. Hangi yönde gerçekleşeceğini ilerledikçe göreceğiz ancak kesin olan şey bugün yeniden bir başlama çizgisindeyiz. Ne zamanda nerede olduğumuz belli, peki nasıl olduğumuzun cevabı nedir öyleyse?
Sürekli devam eden, doğru düzgün durmayan hayat yaşıyoruz hepimiz. Molada yada tatilde bile olsak, o an yapmamız gereken bir görevimiz yoksa bile, sonraki yapılacakların planlanması ile fiziksel değilsek zihnen meşgulüz. Bu durumun hepimizin hayatındaki yaygınlığından dolayı git gide daha normal ve olağan bir şeymiş gibi algılanıyor. İçinde bulunduğumuz kültürde bu zararlı düşünce yapısına malzeme veriyor. Sürekli çalışmak, hatta dinlenme ve eğlenceye ayrılması gereken süreden çalınması olumlu, hatta olması gerekenmiş gibi sunuluyor.
Öyle ki dinlenmeyi istemek, sürekli bir yorgunluk halinde olmaktan kurtulma yolları aramak, hatta bunu sadece dile getirmek bile bazı toksik ortamlarda o kişinin ‘tembel’ yaftasını yemesi için yeterli oluyor. Bu iş, okul veya başka bir ortam olmuş olsa da, emek sarf etmenin konu olduğu her durumda tartışılmakta.
Yaşadığımız günün, haftanın ve yılların bariz şekilde sınırları var. Bir günün içinde ne kadar çalışmaya ağırlık verilirse verilsin sadece 24 saat var. Bu 24 saatin ne kadarının çalışma ne kadarının dinlenmeye ayrıldığı sorusu çoğu zaman basit bir saat ayrımı ile yapılsa da, sadece iş yada okula gitmenin, yapılacak şey için gereken ön hazırlanmanın yada sonrasında çıkabilecek ek problemlerin çözümü bu süreye çoğu zaman eklenmiyor.
Bugünün çalışma düzenine temel oluşturan 8 saat iş, 8 saat dinlenme, 8 saat uyku düzeni bile artık çoğu kişi için bir hayal haline geldi. Halbuki bu minimum plan bile toplumun çoğu için uygun olmayan bir plan. 8 saat iş bölümüne iş yerine ulaşım ve dönüş dahil edilmemekte, çoğu iş yerinde resmi olmasa bile sosyal baskı ile ek işlerinde yaptırıldığı da ayrı bir sorun.
Buradan sonrasında kalan boş zamanında ne kadar boş olduğu tartışılır. Bu program yapıldığında baz alınan çalışan evli olduğu varsayılarak evinde herhangi bir ev işi ya da yemek yapmasına gerek olmayan ve cinsiyeti erkek olan bir çalışandı. Dolayısıyla hem biyolojik hemde sosyal açıdan toplumun tamamına uyan bir durum değildi.
Bugün bile çalışan kadınların yaptıkları evliliklerde ev işlerinde de daha çok, kimi zaman tüm sorumluluğa sahip olduğu hepimizin bildiği bir gerçek. Üstelik çoğu zaman sosyal baskı bunu görmezden gelmekle kalmayıp, sorunun çözümü olarak eşit olmayan beklentilerin düzeltilmesindense, kadının kazandığı ekonomik özgürlüğün elinden alınması yönünde oluyor.
Halbuki burada çıkarılması gereken sonuç erkek bile olsa, evde hali hazırda çalışan bir kişinin yokluğunda bu planın uzun vadede uygulanabilir olmadığı. Çünkü bekar bir erkek ya da kadında kaldığı evin işlerini yapması gerektiğinde, ‘boş zaman’ dilimi çabucak doluveriyor.
8 saat uyku da çoğu kişi için bir genelleme, herkes için 8 saat yeterli olmayabilir. Üstüne diğer iş diliminden boş zamana kayan fazlalığın, domino etkisi ile uyku dilimine kadar etkilemesi kaçınılmaz oluyor. Ayrınca yine kadınlar için fazladan bir dezavantaj olarak, genel olarak kadınların 8 saatten daha fazla uykuya ihtiyaç duyduklarına ve yaşanabilecek bir uyku kaybına daha duyarlı olduklarına dair araştırmalar var.
En sonunda sonuç iş ve dinlenmenin sosyal hayatı, iş ve sosyal hayatında uykuyu bitirdiği denklemine geliyor. Uyku ve sosyal hayatın özellikle yaşadığımız ekonomide az iş yada işsizlik durumunda mümkün olması zaten mümkün değil.
Dinlenme ve eğlence her kişinin hem bedensel hemde zihinsel sağlığı için çok önemli. Bu ihtiyacın karşılanmaması halinde, aslında vücudumuz bize dinlenmemizi istediği sinyalleri yolluyor. Ancak hem sosyal hemde ekonomik nedenlerle biz bu sinyalleri duymamakta ısrar ediyoruz.
Sonunda ortaya çıkan durum kronik olarak yorgun bir toplum oluyor. Bunu bir de sorunların sistemsel değil, kişisel kaynaklı olduğunda ısrar eden bir kültür ile birleşmesi ile de sorunlar toplumsal boyutta bir kronik bir hastalığa dönüşüyor adeta.