Dünya üzerinde geçmişten günümüze yaşamış milyarlarca insan hep bir hareket halinde olmuştur. Elbette bir çoğu hayatının büyük bir bölümünü doğduğu yöre ve çevresinde geçirmiş olsa da, göç, gezi, savaş yada günlük hayatın ihtiyacı olarak, insanlar sürekli bir yerden bir yere gitmiş, çoğunlukla da yanlarında çeşitli eşya ve malları da beraberinde götürmüşlerdir.
Arkeolojik araştırmalarda bazen bir eser yada kalıntının bulunduğu bölgeden çok uzakta bir yerdeki kültüre ait olması sanıldığı kadar nadir değildir. Böyle bulgular çoğu zaman insanların aslında çok uzun bir zamandır düzenli ve oldukça kapsamlı ticaret ve iletişim yollarının olduğunu gösterirler.
Karadaki yollar binlerce yıldır ister sadece aynı çizgiyi kullanmakla ister planlayıp açılmakla olsun farklı şekillerde oluşturmuşlardır. Ancak karayolu her ne kadar günümüzde hızlı arabalar ve dümdüz yollar ile en kolay ulaşım yollarından biri olsa da, geçmişte karadan yolculuk her yönüyle daha zor, uzun ve tehlikeliydi. At ve deve gibi hayvanlar bu yolculukları kısaltıp kolaylaştırsa da, haydutlardan vahşi hayvanlara kara yolculuğunu uzatıp zorlaştıran pek çok etken vardı.
Buna bir alternatif olarak su yolculuğu, nehirlerdeki tekne ve sallardan başlayıp daha sonra deniz ve okyanuslara kadar ulaşmış, hava yolculuğu ticari hale gelene kadar en hızlı ulaşım yollarından bir olmuştur. Tipik olarak özellikle sanayi ve makineleşmenin öncesindeki tarihlerde, suda yolculuk daha çok mal ve insanın daha ucuz, daha hızlı ve nispeten daha güvenli bir seçenekti.
Antik dünyada deniz yolculuğu genellikle kıyılara yakın şekilde yapılır, açık denizlere çok fazla gidilmezdi. Pusulanın bulunuşu, gemilerin büyümesi ve teknolojilerinin gelişmesi daha uzak, daha tehlikeli denizlere yelken açabilmeyi sağladı.
Gemi teknolojisi her yeni çağda yeni teknik ve teknolojileri bünyesine kattı. Ahşap yerini metale, yelken kendini buharlı motorlara bıraktı. Bu gemilerin başa çıkabileceği deniz ve hava şartlarından yapabilecekleri hıza kadar tüm sınırlarını genişletti.
19. ve 20. yüzyıllar ulaşımın her alanında geçmişte hiç olmadığı kadar hızlı bir gelişim ve değişim geçirdiği bir dönemdir. Trenlerin karayolunda uzak mesafelerde, arabalarında artık 20. yüzyılda atları büyük ölçüde geri planda bıraktıkları bir dönemdir. Kıtalar arası ulaşım ise, yolcu uçakları ortaya çıkana kadar gemilere aitti.
Amerikan rüyasının hala cazibesini koruduğu, hatta Amerika’nın Avrupa’da her geçen gün daha da büyüyen dünya savaşı tehdidine karşı tarafsız ve güvenli bir kaçış yeri olduğu bir anda, RMS Titanic, Avrupa’dan Amerika’ya yolculuktaki en yeni, en hızlı, en büyük ve en güvenilir yolcu gemisi olarak sahneye çıkmıştı.
Titanic ve kardeş gemisi Olympic, White Star Line şirketinin gururu, dönemlerinin en yeni teknolojilerle donatılmış ve kıtalar arası hız rekorlarını kıracakları umuduyla denize inmiş gemilerdi. O dönemde teknolojinin ve insan becerisinin geldiği son nokta olarak görülmektelerdi. Kimsenin aklına yakın tarihteki en büyük trajedilerden birinin yaşanacağı gelmemişti.
Titanic’in nasıl battığının sebebi olarak tek bir nedendense, pek çok etkenin beraber rol alması gösterilebilir. O gece gemiye çarpan buzdağı okyanusun ortasında tek başına gezen bir parça buzul değildi, aslında bir mayın tarlası olarak adlandırılabilecek bir alanda, pek çok buzuldan sadece biriydi. Çevrede aynı yolda ilerleyen diğer gemiler devasa buzul grubunun etrafından dolaşıyordu, hatta biri geminin motorlarını kapatıp gün ışığını beklemekteydi. İlk seferinde rekor kırmayı hedefleyen Titanic ise yönünü değiştirmemişti.
Olayın olduğu gece aynı zamanda ayın görünmediği ve denizin ise dalgasız ve sessiz olduğu bir geceydi. Böyle bir durumda deniz bir ayna gibi bir hal almakta, karanlıkta tehlikeleri görmek, hele gördükten sonra dünyadaki en büyük gemiyi hızlı bir biçimde döndürmek oldukça zor bir işti.
Tüm bunlar buzdağına çarpışa giden koşulları açıklamakla birlikte, geminin hiçbir zaman bir yere çarpmayacağı gibi bir düşünce yoktu. Bu nedenle geminin içindeki kompartmanlardan aynı anda dört tanesi bile su alsa, gemi batmayacak şekilde tasarlanmıştı. Ancak gemi buzdağından kaçmak için manevra yaptığında tam beş kompartmanın zarar görmesinden dolayı, geri dönülmez derecede hasara uğramıştı.
Carpathia, batmakta olan geminin yardım çağrısını duyduğu anda yönünü değiştirmiş, aynı tehlikeli koşullarda yardıma koşmuştu. Belkide o son kompartman zarar görmeseydi, her yolcu kurtulabilirdi ancak kurtarıcı gemi geldiğinde çok geçti.
Bugün felaketin 114. yıl dönümünde, ‘acaba?’ soruları sorulmaya devam etmekte. Titanik yakın tarihte yaşanan artık efsaneleşmiş felaketlerden biri artık. Her sene anılmaya, araştırılmaya devam eden bir fenomen haline gelmiş, belkide bize teknolojimiz ne kadar ilerlese de, batmazın batar olduğunu hatırlatan bir uyarı olarak hafızamızda kalmaya devam edecek.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
EDA SARI
Denizin ortasında
Dünya üzerinde geçmişten günümüze yaşamış milyarlarca insan hep bir hareket halinde olmuştur. Elbette bir çoğu hayatının büyük bir bölümünü doğduğu yöre ve çevresinde geçirmiş olsa da, göç, gezi, savaş yada günlük hayatın ihtiyacı olarak, insanlar sürekli bir yerden bir yere gitmiş, çoğunlukla da yanlarında çeşitli eşya ve malları da beraberinde götürmüşlerdir.
Arkeolojik araştırmalarda bazen bir eser yada kalıntının bulunduğu bölgeden çok uzakta bir yerdeki kültüre ait olması sanıldığı kadar nadir değildir. Böyle bulgular çoğu zaman insanların aslında çok uzun bir zamandır düzenli ve oldukça kapsamlı ticaret ve iletişim yollarının olduğunu gösterirler.
Karadaki yollar binlerce yıldır ister sadece aynı çizgiyi kullanmakla ister planlayıp açılmakla olsun farklı şekillerde oluşturmuşlardır. Ancak karayolu her ne kadar günümüzde hızlı arabalar ve dümdüz yollar ile en kolay ulaşım yollarından biri olsa da, geçmişte karadan yolculuk her yönüyle daha zor, uzun ve tehlikeliydi. At ve deve gibi hayvanlar bu yolculukları kısaltıp kolaylaştırsa da, haydutlardan vahşi hayvanlara kara yolculuğunu uzatıp zorlaştıran pek çok etken vardı.
Buna bir alternatif olarak su yolculuğu, nehirlerdeki tekne ve sallardan başlayıp daha sonra deniz ve okyanuslara kadar ulaşmış, hava yolculuğu ticari hale gelene kadar en hızlı ulaşım yollarından bir olmuştur. Tipik olarak özellikle sanayi ve makineleşmenin öncesindeki tarihlerde, suda yolculuk daha çok mal ve insanın daha ucuz, daha hızlı ve nispeten daha güvenli bir seçenekti.
Antik dünyada deniz yolculuğu genellikle kıyılara yakın şekilde yapılır, açık denizlere çok fazla gidilmezdi. Pusulanın bulunuşu, gemilerin büyümesi ve teknolojilerinin gelişmesi daha uzak, daha tehlikeli denizlere yelken açabilmeyi sağladı.
Gemi teknolojisi her yeni çağda yeni teknik ve teknolojileri bünyesine kattı. Ahşap yerini metale, yelken kendini buharlı motorlara bıraktı. Bu gemilerin başa çıkabileceği deniz ve hava şartlarından yapabilecekleri hıza kadar tüm sınırlarını genişletti.
19. ve 20. yüzyıllar ulaşımın her alanında geçmişte hiç olmadığı kadar hızlı bir gelişim ve değişim geçirdiği bir dönemdir. Trenlerin karayolunda uzak mesafelerde, arabalarında artık 20. yüzyılda atları büyük ölçüde geri planda bıraktıkları bir dönemdir. Kıtalar arası ulaşım ise, yolcu uçakları ortaya çıkana kadar gemilere aitti.
Amerikan rüyasının hala cazibesini koruduğu, hatta Amerika’nın Avrupa’da her geçen gün daha da büyüyen dünya savaşı tehdidine karşı tarafsız ve güvenli bir kaçış yeri olduğu bir anda, RMS Titanic, Avrupa’dan Amerika’ya yolculuktaki en yeni, en hızlı, en büyük ve en güvenilir yolcu gemisi olarak sahneye çıkmıştı.
Titanic ve kardeş gemisi Olympic, White Star Line şirketinin gururu, dönemlerinin en yeni teknolojilerle donatılmış ve kıtalar arası hız rekorlarını kıracakları umuduyla denize inmiş gemilerdi. O dönemde teknolojinin ve insan becerisinin geldiği son nokta olarak görülmektelerdi. Kimsenin aklına yakın tarihteki en büyük trajedilerden birinin yaşanacağı gelmemişti.
Titanic’in nasıl battığının sebebi olarak tek bir nedendense, pek çok etkenin beraber rol alması gösterilebilir. O gece gemiye çarpan buzdağı okyanusun ortasında tek başına gezen bir parça buzul değildi, aslında bir mayın tarlası olarak adlandırılabilecek bir alanda, pek çok buzuldan sadece biriydi. Çevrede aynı yolda ilerleyen diğer gemiler devasa buzul grubunun etrafından dolaşıyordu, hatta biri geminin motorlarını kapatıp gün ışığını beklemekteydi. İlk seferinde rekor kırmayı hedefleyen Titanic ise yönünü değiştirmemişti.
Olayın olduğu gece aynı zamanda ayın görünmediği ve denizin ise dalgasız ve sessiz olduğu bir geceydi. Böyle bir durumda deniz bir ayna gibi bir hal almakta, karanlıkta tehlikeleri görmek, hele gördükten sonra dünyadaki en büyük gemiyi hızlı bir biçimde döndürmek oldukça zor bir işti.
Tüm bunlar buzdağına çarpışa giden koşulları açıklamakla birlikte, geminin hiçbir zaman bir yere çarpmayacağı gibi bir düşünce yoktu. Bu nedenle geminin içindeki kompartmanlardan aynı anda dört tanesi bile su alsa, gemi batmayacak şekilde tasarlanmıştı. Ancak gemi buzdağından kaçmak için manevra yaptığında tam beş kompartmanın zarar görmesinden dolayı, geri dönülmez derecede hasara uğramıştı.
Carpathia, batmakta olan geminin yardım çağrısını duyduğu anda yönünü değiştirmiş, aynı tehlikeli koşullarda yardıma koşmuştu. Belkide o son kompartman zarar görmeseydi, her yolcu kurtulabilirdi ancak kurtarıcı gemi geldiğinde çok geçti.
Bugün felaketin 114. yıl dönümünde, ‘acaba?’ soruları sorulmaya devam etmekte. Titanik yakın tarihte yaşanan artık efsaneleşmiş felaketlerden biri artık. Her sene anılmaya, araştırılmaya devam eden bir fenomen haline gelmiş, belkide bize teknolojimiz ne kadar ilerlese de, batmazın batar olduğunu hatırlatan bir uyarı olarak hafızamızda kalmaya devam edecek.