“O kadar da önemli değil,” “Abartma,” “Artık uyduruyorsun,” hatta genel olarak internette uluslararası olarak en yaygın deyimi, “It’s not that deep.” (O kadar derin değil.) Bunlar ne yazık ki artık herhangi bir sanatsal eserin yorumlanmasında sıkça kullanılan sözler, hatta sızlanmalar. Yeni ortaya çıkmadılar, ancak son zamanlarda çok daha fazla kişi tarafından sıkça tekrar edilir oldular.
Sanat ve kurgunun amacı nedir? Bu soruya pek çok pratik yada felsefi cevaplar verilebilir ve muhtemelen tartışılan farklı bakış açıları kesin bir cevaba ulaşmaktan daha değerli bilgiler sağlayacaktır. Çünkü sanatın sanat için mi, toplum için mi yapıldığı sorusunun cevabını bugün ilginç şekilde sanatçıdan çok, ortaya çıkardığı sanat vermektedir.
Bugün çoğu zaman bir kişinin elinden çıkan şeyin ‘içerik’ olup olmadığı bariz bir şekilde belli oluyor. Teknik olarak müzik ve dans birer sanat dalı olsalarda, algoritmaların içinde, onlara benzer binlerce diğer videoya katılırken, amacı üreticiye bir kazanç sağlamak ise bunun sanattan çok içerik olduğu gayet belli. Buradan yola çıkarak, sanat olanın bu durumun zıttı olarak, belki de hiç bir getirisi olmayan, ‘sanat için yapılmış sanat’ grubuna giren eserler işaret edilebilir.
Ancak yaşadığımız dünyanın kapitalist bir dünya olması, esasen bunu imkansız kılmakta. Hayatı boyunca asla çalışmasına gerek kalmayacak bir varlığa sahip olmayan her sanatçı, istese de istemese de bir noktada ürettiği şeyi pazarlamak zorunda kalıyor. Bu çoğu zaman herhangi bir eserin kırpılmasına, ‘yüzeysel’ hale gelmesine yol açıyor. Eğer bunu reddederse ‘aç artis’ kalıbına terk ediliyor.
Bu noktada neden bu ayrımın yapıldığını ve tam olarak zihnimizde hangi düşünceyi uyandırdığını sorgulamamız gerekiyor. Neden gerçek sanat bizi zorlayan, hatta çoğu zaman sıkan şeyleri içine alıyor, ancak teknik olarak bir sanat olan davranış ve kavramlar, sanat dışına itilerek çoğu zaman sadece bir ‘eğlence’ sıfatına indirgenip, entellektüel değeri azaltılıyor?
Çünkü sanat olmayan kendini en çok size düşünmeniz gerekmeyen, ekstra bir efora yol açmayan alternatif olarak pazarlıyor. Sürekli bir koşuşturma, stres ve yorgunluk hissi altında olan birisi içinde elbette cazip seçenek oluyor.
Ancak bunun sonuçları var. Sadece kişisel değil, damlaya damlaya oluşan göl misali, toplumsal sonuçlar. Boş zamanımızın çoğu ilgimizi çeken, bizi eğlendiren eden yada mutlu eden şeylerle geçiriyoruz. Bu okumak, izlemek, uğraştığımız herhangi bir spor yada hobi olmak üzere pek çok şeyi kapsıyor. Sanat başlığı altına baktığımızda ise kitap, dizi, sinema, müzik, hatta sosyal medyada izlediğimiz skeç ve benzer videolara kadar ilerliyor. Çünkü hepsi aslında sanatsal teknik ve beceriler ile üretiliyor.
Ancak en kısa ve en kolay olana alışıldığında, daha uzun ve zor olan neredeyse her şey kişi için bir problem haline geliyor. Bu durum belki bir sabır sorunu olarak başlıyor ancak çok daha sıkıntılı durumlara verilebilecek potansiyele sahip oluyor.
Öyle ki, insan hem en az direnç gerektiren yolu seçer, hem de büyük bir egoya sahiptir. Yapamadığı, başaramadığı çoğu şeyde problem kendi değil, yapamadığı şeydedir. Bu nedenle o an izlediği yada okuduğu herhangi bir hikayenin teması hakkında düşünmesi, daha ‘derinden’ sorgulaması, bir noktadan sonra gereksiz, hatta değersiz hale geliyor.
Bunun tersine düşünce ve eser hakkında uğraşmayı, bazen bunun için eğlence kısmından vazgeçmeyi seçen kişiler ise taklitçi, çok bilmiş yada ‘abartan’ kişiler haline geliyorlar. Bu ayrımın yapılması ilk grubun sayı olarak çoğunlukta olması sayesinde onların işlerine geliyor, adeta değişim ihtiyaçlarını inkar ve reddetme hakları doğuyor.
Bu sayının artması, azınlığın daha da azınlık kalması, uzun vadede bir toplumun her yönden gelişim ve düşünce becerisinin azalması anlamına geliyor. Sürüden gelen ego, insanın uyum sağlama güdüsü ile birleştirildiğinde oldukça tehlikeli bir hal almakta. Düşünmenin ve sorgulamanın, sadece bir film için bile uygulanmaması demek, gerçek dünyanın işleyişini de algılamayı başaramamak, hatta bunu reddetmek anlamına geliyor.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
EDA SARI
Daha Zor
“O kadar da önemli değil,” “Abartma,” “Artık uyduruyorsun,” hatta genel olarak internette uluslararası olarak en yaygın deyimi, “It’s not that deep.” (O kadar derin değil.) Bunlar ne yazık ki artık herhangi bir sanatsal eserin yorumlanmasında sıkça kullanılan sözler, hatta sızlanmalar. Yeni ortaya çıkmadılar, ancak son zamanlarda çok daha fazla kişi tarafından sıkça tekrar edilir oldular.
Sanat ve kurgunun amacı nedir? Bu soruya pek çok pratik yada felsefi cevaplar verilebilir ve muhtemelen tartışılan farklı bakış açıları kesin bir cevaba ulaşmaktan daha değerli bilgiler sağlayacaktır. Çünkü sanatın sanat için mi, toplum için mi yapıldığı sorusunun cevabını bugün ilginç şekilde sanatçıdan çok, ortaya çıkardığı sanat vermektedir.
Bugün çoğu zaman bir kişinin elinden çıkan şeyin ‘içerik’ olup olmadığı bariz bir şekilde belli oluyor. Teknik olarak müzik ve dans birer sanat dalı olsalarda, algoritmaların içinde, onlara benzer binlerce diğer videoya katılırken, amacı üreticiye bir kazanç sağlamak ise bunun sanattan çok içerik olduğu gayet belli. Buradan yola çıkarak, sanat olanın bu durumun zıttı olarak, belki de hiç bir getirisi olmayan, ‘sanat için yapılmış sanat’ grubuna giren eserler işaret edilebilir.
Ancak yaşadığımız dünyanın kapitalist bir dünya olması, esasen bunu imkansız kılmakta. Hayatı boyunca asla çalışmasına gerek kalmayacak bir varlığa sahip olmayan her sanatçı, istese de istemese de bir noktada ürettiği şeyi pazarlamak zorunda kalıyor. Bu çoğu zaman herhangi bir eserin kırpılmasına, ‘yüzeysel’ hale gelmesine yol açıyor. Eğer bunu reddederse ‘aç artis’ kalıbına terk ediliyor.
Bu noktada neden bu ayrımın yapıldığını ve tam olarak zihnimizde hangi düşünceyi uyandırdığını sorgulamamız gerekiyor. Neden gerçek sanat bizi zorlayan, hatta çoğu zaman sıkan şeyleri içine alıyor, ancak teknik olarak bir sanat olan davranış ve kavramlar, sanat dışına itilerek çoğu zaman sadece bir ‘eğlence’ sıfatına indirgenip, entellektüel değeri azaltılıyor?
Çünkü sanat olmayan kendini en çok size düşünmeniz gerekmeyen, ekstra bir efora yol açmayan alternatif olarak pazarlıyor. Sürekli bir koşuşturma, stres ve yorgunluk hissi altında olan birisi içinde elbette cazip seçenek oluyor.
Ancak bunun sonuçları var. Sadece kişisel değil, damlaya damlaya oluşan göl misali, toplumsal sonuçlar. Boş zamanımızın çoğu ilgimizi çeken, bizi eğlendiren eden yada mutlu eden şeylerle geçiriyoruz. Bu okumak, izlemek, uğraştığımız herhangi bir spor yada hobi olmak üzere pek çok şeyi kapsıyor. Sanat başlığı altına baktığımızda ise kitap, dizi, sinema, müzik, hatta sosyal medyada izlediğimiz skeç ve benzer videolara kadar ilerliyor. Çünkü hepsi aslında sanatsal teknik ve beceriler ile üretiliyor.
Ancak en kısa ve en kolay olana alışıldığında, daha uzun ve zor olan neredeyse her şey kişi için bir problem haline geliyor. Bu durum belki bir sabır sorunu olarak başlıyor ancak çok daha sıkıntılı durumlara verilebilecek potansiyele sahip oluyor.
Öyle ki, insan hem en az direnç gerektiren yolu seçer, hem de büyük bir egoya sahiptir. Yapamadığı, başaramadığı çoğu şeyde problem kendi değil, yapamadığı şeydedir. Bu nedenle o an izlediği yada okuduğu herhangi bir hikayenin teması hakkında düşünmesi, daha ‘derinden’ sorgulaması, bir noktadan sonra gereksiz, hatta değersiz hale geliyor.
Bunun tersine düşünce ve eser hakkında uğraşmayı, bazen bunun için eğlence kısmından vazgeçmeyi seçen kişiler ise taklitçi, çok bilmiş yada ‘abartan’ kişiler haline geliyorlar. Bu ayrımın yapılması ilk grubun sayı olarak çoğunlukta olması sayesinde onların işlerine geliyor, adeta değişim ihtiyaçlarını inkar ve reddetme hakları doğuyor.
Bu sayının artması, azınlığın daha da azınlık kalması, uzun vadede bir toplumun her yönden gelişim ve düşünce becerisinin azalması anlamına geliyor. Sürüden gelen ego, insanın uyum sağlama güdüsü ile birleştirildiğinde oldukça tehlikeli bir hal almakta. Düşünmenin ve sorgulamanın, sadece bir film için bile uygulanmaması demek, gerçek dünyanın işleyişini de algılamayı başaramamak, hatta bunu reddetmek anlamına geliyor.