Her ne kadar çoğu zaman dikkatle incelemiyor ve farkında olmuyor olsakta, yaşadığımız dünya birbiriyle doğrudan ilişkili türlü fiziksel ve soyut boyuttan oluşmaktadır. Özellikle yaşadığımız çağdaki teknoloji ile bir zamanlar ‘gerçek olmayan’ çevrimiçi dünyanın artık fiziksel olanı doğrudan etkileme gücüne sahip olduğu bir dönemde, bu hiç olmadığı kadar kompleks bir hale geldi.
Bu boyutları algılamamızda fiziksel duyularımız kadar zihinsel becerilerimizin de sınırları sonuna kadar zorlanmakta. Günlük hayatımızda sadece fiziksel olarak hareket ederken bile inanılmaz bir bilgi akışının içindeyiz, kendi çevremizdeki hayatımıza ek olarak gezegenin bir sürü noktasına dair haber ve bilgi de kendine düşüncelerimizde yer buluyor. Dolayısıyla günün sonunda vücudumuz hem fiziksel hemde mental açıdan yorgun düşmüş oluyor.
Bu yorgunluk ve uyarıcı yoğunluğunda, duyularımızın algılayabileceği, algıladığında da detaylı şekilde dikkatini verebileceği şeyler azalıyor. Öncelikli olanlar, diğer uyarıcıları odak dışına itiyor. Biz fark etmeden, vücudumuz kendi kendine birer at gözlüğü takıyor aslında. Ancak bu uzun vadeli bir çözümden ziyade daha çok günü kurtarmaya odaklanmış bir tepki.
Böyle bir durumda, dikkatimizin peşinde olan tüm kişi yada kuruluşlar genellikle iki yola başvuruyor; ya oldukça basitleştirilmiş, özellikle mental olarak yormayan yada son derece dikkat çekici, hedef olmayı amaçlayan içerikler. Problem ise çoğu zaman hangi yol seçilmiş olursa olsun, içeriği sulandırılmış bir durumda oluyor.
Bu sulandırma sadece basitleştirme olarak gerçekleşen bir durumda değil. Genel olarak politik, ekonomik ve sosyal dinamiklerin dünya çapında sürekli değişmekte olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Çoğu insan artık bir olay olduğunda bundan hızlı bir biçimde haberdar oluyor, bu da bir noktadan sonra insanda bir bitkinlik, hatta umutsuzluk haline neden oluyor.
Çünkü tüm hız ve bilgiye rağmen mutlaka kaçırılan bir şey oluyor, kaçırılmazsa da tek bir kişinin sahip olduğu gücün olan biten pek çok şeyi değiştiremeyeceği gerçeğinden doğan bir umutsuzluk ve başarısızlık hissi ortaya çıkıyor. Böyle bir durumdayken de insanların algılama becerilerini tam anlamıyla kullanabilmesinin zorluğu, hikayeyi kendi lehine çevirmek isteyen her bir kişinin kullanabileceği bir alet haline geliyor.
Öyle ki, gerçekten kaçış olarak kullandığımız çoğu eğlence aracı biz farkında olmasak bile, gerçeğe geri döndüğümüzde bizi belli bir amaca hazırlama eğiliminde. Sulandırma tekniği burada her zaman efektif bir araç olarak öne çıkmakta.
Örneğin son zamanlar da tehlikesi gittikçe artan, güvenlik adı altında çevrimiçi kimlik zorunluluğu konuşmaları bu sulandırarak alıştırmaya en büyük örneklerden biri. Hepimiz 1984, Fahrenheit 451 ile sürekli izlenmenin özgürlük ve insanlık için ne anlama geleceğine dair uyarıları biliyoruz. Ancak yaşadığınız hayat size sürekli bir kötü haber yağmuru ile sürekli bir çaresizlik ve korku haline sokuyorsa, bir süper kahramanın yüz tanıyıcı sistemi kullanarak kurgusal kötüleri yenmesi, sizde ister istemez bir umut duygusu uyandırıyor.
Bu duyguyu o filmi izledikten sonra gerçek dünyada yeniden hissetmek için, belki de tam bilincinde olmayarak bile, aslında izleme ve takip araçlarının çokta kötü bir fikir olmayacağı fikrine kapılıyorsunuz. Eğer bu olmazsa bile, “kullanan kişi iyi olsaydı, iyi fikir olabilirdi,” düşüncesine sahip olmanız bile, sulandırmanın etkili olduğunun bir göstergesi. Amaç sizi bir kerede ikna etmektense, farkettirmeden, bir başkasının fikrinin kendi fikrinizmiş gibi hissettirmesi.
Bu yıldırma ve alıştırma politikası artık dünyanın boyutlarının değişimini belirlemekte. Güvencesiz bir yaşam, çoğu kişinin biraz güvenlik için fark ettiğinden çok daha değerli özgürlüklerinden fedakarlık etmesi için yeterli olabiliyor.
Bunun uzun vadedeki sonuçlarını herkesin anladığı, tam olarak neyin nerede değiştiğini fark etmesi ise işin işten geçtiği nokta olacak. Hatta öyle ki, belki de fark etmek için kimsenin ne takati, ne isteği ne de özgürlüğü kalacak.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
EDA SARI
Boyutlar
Her ne kadar çoğu zaman dikkatle incelemiyor ve farkında olmuyor olsakta, yaşadığımız dünya birbiriyle doğrudan ilişkili türlü fiziksel ve soyut boyuttan oluşmaktadır. Özellikle yaşadığımız çağdaki teknoloji ile bir zamanlar ‘gerçek olmayan’ çevrimiçi dünyanın artık fiziksel olanı doğrudan etkileme gücüne sahip olduğu bir dönemde, bu hiç olmadığı kadar kompleks bir hale geldi.
Bu boyutları algılamamızda fiziksel duyularımız kadar zihinsel becerilerimizin de sınırları sonuna kadar zorlanmakta. Günlük hayatımızda sadece fiziksel olarak hareket ederken bile inanılmaz bir bilgi akışının içindeyiz, kendi çevremizdeki hayatımıza ek olarak gezegenin bir sürü noktasına dair haber ve bilgi de kendine düşüncelerimizde yer buluyor. Dolayısıyla günün sonunda vücudumuz hem fiziksel hemde mental açıdan yorgun düşmüş oluyor.
Bu yorgunluk ve uyarıcı yoğunluğunda, duyularımızın algılayabileceği, algıladığında da detaylı şekilde dikkatini verebileceği şeyler azalıyor. Öncelikli olanlar, diğer uyarıcıları odak dışına itiyor. Biz fark etmeden, vücudumuz kendi kendine birer at gözlüğü takıyor aslında. Ancak bu uzun vadeli bir çözümden ziyade daha çok günü kurtarmaya odaklanmış bir tepki.
Böyle bir durumda, dikkatimizin peşinde olan tüm kişi yada kuruluşlar genellikle iki yola başvuruyor; ya oldukça basitleştirilmiş, özellikle mental olarak yormayan yada son derece dikkat çekici, hedef olmayı amaçlayan içerikler. Problem ise çoğu zaman hangi yol seçilmiş olursa olsun, içeriği sulandırılmış bir durumda oluyor.
Bu sulandırma sadece basitleştirme olarak gerçekleşen bir durumda değil. Genel olarak politik, ekonomik ve sosyal dinamiklerin dünya çapında sürekli değişmekte olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Çoğu insan artık bir olay olduğunda bundan hızlı bir biçimde haberdar oluyor, bu da bir noktadan sonra insanda bir bitkinlik, hatta umutsuzluk haline neden oluyor.
Çünkü tüm hız ve bilgiye rağmen mutlaka kaçırılan bir şey oluyor, kaçırılmazsa da tek bir kişinin sahip olduğu gücün olan biten pek çok şeyi değiştiremeyeceği gerçeğinden doğan bir umutsuzluk ve başarısızlık hissi ortaya çıkıyor. Böyle bir durumdayken de insanların algılama becerilerini tam anlamıyla kullanabilmesinin zorluğu, hikayeyi kendi lehine çevirmek isteyen her bir kişinin kullanabileceği bir alet haline geliyor.
Öyle ki, gerçekten kaçış olarak kullandığımız çoğu eğlence aracı biz farkında olmasak bile, gerçeğe geri döndüğümüzde bizi belli bir amaca hazırlama eğiliminde. Sulandırma tekniği burada her zaman efektif bir araç olarak öne çıkmakta.
Örneğin son zamanlar da tehlikesi gittikçe artan, güvenlik adı altında çevrimiçi kimlik zorunluluğu konuşmaları bu sulandırarak alıştırmaya en büyük örneklerden biri. Hepimiz 1984, Fahrenheit 451 ile sürekli izlenmenin özgürlük ve insanlık için ne anlama geleceğine dair uyarıları biliyoruz. Ancak yaşadığınız hayat size sürekli bir kötü haber yağmuru ile sürekli bir çaresizlik ve korku haline sokuyorsa, bir süper kahramanın yüz tanıyıcı sistemi kullanarak kurgusal kötüleri yenmesi, sizde ister istemez bir umut duygusu uyandırıyor.
Bu duyguyu o filmi izledikten sonra gerçek dünyada yeniden hissetmek için, belki de tam bilincinde olmayarak bile, aslında izleme ve takip araçlarının çokta kötü bir fikir olmayacağı fikrine kapılıyorsunuz. Eğer bu olmazsa bile, “kullanan kişi iyi olsaydı, iyi fikir olabilirdi,” düşüncesine sahip olmanız bile, sulandırmanın etkili olduğunun bir göstergesi. Amaç sizi bir kerede ikna etmektense, farkettirmeden, bir başkasının fikrinin kendi fikrinizmiş gibi hissettirmesi.
Bu yıldırma ve alıştırma politikası artık dünyanın boyutlarının değişimini belirlemekte. Güvencesiz bir yaşam, çoğu kişinin biraz güvenlik için fark ettiğinden çok daha değerli özgürlüklerinden fedakarlık etmesi için yeterli olabiliyor.
Bunun uzun vadedeki sonuçlarını herkesin anladığı, tam olarak neyin nerede değiştiğini fark etmesi ise işin işten geçtiği nokta olacak. Hatta öyle ki, belki de fark etmek için kimsenin ne takati, ne isteği ne de özgürlüğü kalacak.